06 Jan 2011
400 bin bebek üzerinde yapılan bir araştırmaya göre erken sünnet olan bebeklerin idrar yolu enfeksiyonu geçirme oranı binde 7 iken, sünnet olmayan çocuklarda bu oranın yüzde 7'ye çıktığı belirtiliyor. İSTANBUL-Dünyada erkeklerin dörtte birine uygulanan sünnetin sağlık açısından birçok yararı bulunuyor. Sünnetsiz çocuklar sünnetli çocuklara oranla idrar yolu enfeksiyonlarına 8-15 kat daha fazla yakalanıyor. 15 bin yıldır uygulanan sünnetin hem cerrahi hem de psikolojik yönü nedeniyle uzman ellerde yapılması büyük önem taşıyor. Aksi halde ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşılabiliyor. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Selami Sözübir, uzman olmayan kişilerin yaptığı sünnet nedeniyle yüzlerce çocuğun sorunlarla hastaneye başvurduğunu hatırlatarak şöyle konuşuyor: "Bu komplikasyonların başında da kanama, enfeksiyon, idrar yolları ve penise kalıcı hasarların verilmesi ile hatalı sünnetler geliyor. Sterilizasyonun tam uygulanmaması, aynı aletlerin kullanılması, cerrahi teknik konusunda yeterli bilgiye sahip olunmaması ve özellikle toplu sünnetler bu komplikasyonların görülme oranını da arttırıyor. Nitekim ülkemizde de her yıl yüzlerce çocuk sünnet sonrası komplikasyonlarla hastanelerimize başvuruyor. 400 bin çocukta yapılan bir araştırmada sünnet olan çocuklarda binde 7 olan idrar yolu enfeksiyonu oranının, sünnet olmayanlarda yüzde 7'e çıktığı gösterilmiş." LOKAL ANESTEZİ DEĞİL, GENEL ANESTEZİ Sünnette lokal anestezinin kesinlikle terk edilmesi gerektiğini dikkat çeken Doç. Dr. Selami Sözübir, "Lokal anestezi genel kanının tersine genel anesteziye göre daha da risklidir. Çünkü lokal anestezik olarak kullanılan maddenin penis damarlarında spazm yaparak penisin kaybına bile sebep olması mümkündür" diyor ve ekliyor: "Sünnet ülkemizde genellikle 6–7 yaş sonrası çocuklarda yapılsa da son zamanlarda yenidoğan dönemi yapılan sünnetin sayısında artış göze çarpıyor. Cerrahi işlemin ve bakımın kolaylığı, bebekte yara iyileşmesinin çabuk olması ve psikolojik travma oluşturmaması gibi avantajları nedeniyle yenidoğan sünneti, ülkemizde de daha sık uygulanır hale gelmektedir. Yenidoğan bebek sünnet sonrası 4. günde sünneti yapan doktor tarafından görülür ve 5. günde banyo yapılabilir. Ayrıca yine bu dönemde uyguladığımız sünnet “çan yöntemi” ile yapılan dikşsiz sünnet yöntemidir. Dolayısıyla estetik görünüş ve komplikasyonlar açısından da mükemmele yakın sonuçlar alınmaktadır. Prematüre, ailede hemofili veya diğer kan hastalığı öyküsü olan, doğuştan pipi anomalisi olan bebeklerde ve o anda rahatsızlığı olan bebeklerde yenidoğan sünneti uygulanmamalıdır. Her yaşta sünnet yapılabilmekle beraber 2–4 yaş arası çocuklarda kimlik gelişimi, ben merkeziyetçi ve uyumsuz olmaları nedeniyle zorunlu olmadıkça sünnet yapılmamalı ya da yapılacaksa kesinlikle genel anestezi altında uygulanmalıdır. Eğer yenidoğan döneminde yapılmamış ve çocuk 1 yaşını da geçmiş ise sünnet için tercih edilecek zaman mümkünse çocuk için okul öncesi zaman olmalıdır; ki bu da 6–7 yaşlarına denk gelir."




06 Jan 2011
Amerika'da mutlu bebek yetiştirme konusunda yazdığı kitaplarla tanınan Dr. Harvey Carp, bebeklerle ilgili mitleri ve gerçekleri anlattı. İSTANBUL- Mahallenin En Mutlu Bebeği ve Mahallenin En Mutlu Çocuğu kitaplarıyla Amerika’nınçok okunan yazarlarından çocuk doktoru olan Harvey Karp, Acıbadem Maslak Hastanesi’nde bir konferans verdi. Bebeklerin bakımı konusunda modern mitlerin bulunduğunu ve bu mitlerin yanlış olduğunu belirten Dr. Carp, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı: “BEBEK AĞLARSA GAZI VARDIR” Bu mit yıllardır hem hekimlerin hem de ailelerin kabullendikleri ve adeta kader gibi gördükleri bir durum. Oysa bebekler sadece gazı olduğu için ağlamaz, ilgi istedikleri için de ağlar. Hatta bebekler günde Afrika’daki bazı kabilelerin yaptığı gibi belki 50 defa doyurulmak ister, uykuda oldukları sürenin dışında sürekli kucaklanmak, sevilmek ister. Bazen istediklerini yapsanız da, gazları olmasa da ağlarlar. BEBEĞİN AĞLAMASI CİĞERLERİNE İYİ GELİR” Bebeğin ağlamasıyla ciğerlerinin açılması arasında mantıklı, bilimsel bir ilişki yoktur. Bebek açsa, zayıfa, güçsüz düşmüşse ve yorgunsa ciğerleri de güçlü olamaz. Dolayısıyla ağlaması bebeği ancak yorar. “BEBEK SESSİZLİĞİ SEVER” Tam aksine gürültüyü sever. Çünkü bebek anne rahmindeyken 24 saat boyunca adeta bir elektrik süpürgesinin çalışmasına benzeyen gürültülerle yaşar. Durum böyleyken bebek doğunca siz onu sessiz bir odaya hapsederseniz bebek yalnızlık duygusu hisseder; bunalır ve ağlamaya başlar. Elbette başında tencere kapağı çalmayın ama tamamen de sessiz bir ortamda olmasın. Bazı bebeklerin saç kurutma makinesinin sesini duyup susması, bebeklerin aslında gürültüyü sevdiklerinin bir örneği. “BEBEĞİNİZİN MEMENİZDE, KOLUNUZDA UYUMASINA İZİN VERİN” Bebeğin sizin memenizde ya da kolunuzda uykuya dalması sizinle temas halinde olmasını sağlayacağından onun hoşlanacağı bir durumdur. Ancak bebeğin kontrolü yine de sizde olmalıdır. Bu şekilde uyuduktan sonra bebeği yavaşça alıp yatağına koyabilirsiniz. “SİNİRLİ BEBEĞİ KUCAKTA SALLAYIN, KULAĞINA ŞŞŞŞŞŞT DEYİN” Tüm dünyada anne ve babaların en önemli sorununun bebeklerin sürekli ağlaması, bir türlü sakinleşememesi olduğuna değinen Dr. Harvey Carp, anne ve babalara bebeklerini sakinleştirmeleri için şu 5 öneride bulundu: • Bebeğinizi önce büyükçe ve tülbente benzeyen yumuşak dokulu, bebeği sıkıntıya sokmayacak bir kundağa sarın. • Bebeğin bacakları serbest olsun, yalnızca kollarını sarın. • Bebeğinizi yan tarafa çevirin. • Başını jöle gibi elinizin altında hafifçe, çok sarsmadan sallayın. • Kulağına yüksek sesle ‘şşşşşşşşşşt’ deyin. “MAĞARA ADAMIYLA AZ KELİME KULLANARAK KONUŞUN” Türkçeye de çevrilen kitaplarında 8 ay- 5 yaş arasındaki çocukların eğitiminde anne ve babalara yol halen UCLA Tıp Fakültesi’nde çalışıyor. Bu dönemdeki çocukların tıpkı mağara adamlarına benzeyen, ilkel ve medeniyetten uzak davranışlar sergilediğini, ancak anne babaların bu terimi kullandığı için alınmamaları gerektiğine dikkati çeken Dr. Carp, mağara adamı tekniklerini anne ve babalara şöyle anlattı: “Sekiz ay-5 yaş arası çocuklar basit düşünerek olaylara çözüm bulurlar. Ben onları bu nedenle “evcilleşmemiş mağara adamına” benzetiyorum. Bu yaş grubu çocuklarına “trafik ışıkları” yöntemi ile yaklaşmak en doğrusudur. İyi davrandıklarında yeşil ışık, sinir bozucu davrandıklarında sarı ışık, kesinlikle yapmamaları gereken davranışlar sergilediklerinde ise kırmızı ışık yakmalıyız. Onları eğitmek için bağırmak çağırmak iyi bir yol değildir, her yaptıklarını onaylamak da doğru değildir. Onlarla bebek dilinde konuşup, kısa ve öz cümleler kurup, eğer istemediğiniz bir şeyi yapıyorsa ses tonunuzu, mimiklerinizi ayarlayıp konuşun.”


06 Jan 2011
Çocuğun altını ıslatması, her zaman tuvalet kültürü eksikliğine bağlı basit bir “çişini kaçırma” olayı olmayabilir. Çocuklarda sık görülen altını ıslatma olayı anne babalar tarafından genellikle gözardı edilebiliyor. Ancak, uzmanlar bunu tasvip etmiyorlar. Gerçekten basit bir olay da olabilir, ama ya değilse? Altını ıslatma, birçok hastalığın habercisi olabiliyor. Uzmanların belirttiklerine göre, çocukların geceleri altlarını ıslatmaları, diyabet, tiroit bozukluğu gibi bedensel hastalıklara veya dikkat eksikliği, depresyon gibi ruhsal hastalıklara bağlı olabiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neşe Karaaslan Bıyıklı ve Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı Dr. Zafer Atasoy, tıpta “enürezis” olarak bilinen alt ıslatmaları hakkında bilgi verdiler. Alt ıslatma nedir? Enürezis hastalığı, çocukların gece veya gündüz elbiselerini ya da yatağını istemsiz olarak ıslatması olarak tanımlanıyor. Beş yaşından büyük bir çocuk, doğumsal ya da kazanılmış merkezi sinir sistemine ait bir sorun olmaksızın üç aydan uzun süre, haftada en az iki kez uykuda idrar kaçırıyorsa enürezisin varlığından söz edilebiliyor. Hastalığın nedenleri? Hastalığın ortaya çıkışında farklı etmenlerin rolü bulunuyor. Uyanma güçlüğü, düşük mesane kapasitesi, gece idrar üretiminin artması ve genetik eğilim bu etmenler arasında yer alıyor. Çeşitli enfeksiyonlar, idrar torbasının hastalıkları, üriner sistemin yapısal bozuklukları, idrar konsantrasyon bozuklukları, diyabet ve tiroid bozuklukları, dikkat eksikliği ile hiperaktivite sendromu, okul ve aile sorunları da çocukların geceleri altlarını ıslatmalarına neden olabiliyor. Primer enürezis olarak adlandırılan durumun sabit bir nedeni bulunmuyor ancak çok derin uykunun, bu durumuna neden olduğu düşünülüyor. Diğer yandan sekonder enürezis, her türlü ruhsal ve bedensel olumsuz süreç sonrasında ortaya çıkabiliyor. Yapılan çalışmalar da sekonder enürezisin ortaya çıkmasında bedensel sorunlar kadar, özellikle uyum sorunları, davranış sorunları, özgüven yetersizlikleri, sosyal geri çekilme, ceza görme, reddedilme ve ana - baba tutumlarındaki olumsuzlukların etkili olduğunu gösteriyor. En çok kimlerde görülüyor? Enürezis daha çok erkek çocuklarda görülüyor. Hastalığın erkek çocuklarında daha sık görülmesinin altında yatan nedenin genetik faktörler olduğu düşünülüyor. Diğer yandan erkek çocuklarına karşı toplumda daha toleranslı bir yaklaşımın hâkim olması ve buna bağlı olarak da tuvalet eğitiminde yeterli sonuç alınamamasının da hastalığa neden olduğunu aklımızda tutmalıyız. Tuvalet eğitimi ne zaman verilmeli? Tuvalet alışkanlığının 2,5 - 3 yaşında kazanılması gerekiyor. Çocuk, yürümeden bu konuda çaba sarf etmek başarılı sonuç alınmasını engelliyor. Ebeveynlerin çocuğu korkutmaya yönelik yaklaşımlari ise tedavi sürecini olumsuz etkiliyor. Tedavisi ve anne babaların yapmaları gerekenler Tedavinin etkin olmasında başta anne olmak üzere, ailenin çocuklarıyla ve tedaviyi yürüten ekiple kurduğu işbirliği önem taşıyor. Ancak tedaviyi tam özümsemeyen ve işbirliğine yatkın olmayan ailelerde bu tedavi başarısız olabiliyor. Anne ve babaların her zaman çocuklarına karşı besledikleri sevgilerini sergilemeleri gerekiyor. Bunun yanı sıra öncelikle bu sorunu aşmak için almış oldukları tıbbi ve psikolojik desteklerden yararlanmaları önemli. Bunu geçici bir durum olarak görüp bir girişimde bulunmamaları, en olumsuz davranışların başında geliyor. Tedavi başlamadan önce olası organik nedenlerin ayırt edilmesi gerekiyor. Ayrıca tedavi süreci içine çocuğun da etkili bir biçimde katılması, başarısının somutlaştırılması ve başarısını paylaşmasına olanak sağlanması için çocuklardan bir takvim hazırlamaları ve o gün nasıl kalktıklarını “ıslak - kuru” biçiminde yazmaları isteniyor. Okuma yazma bilmeyen çocuklara ise “güneş - şemsiye” gibi resimler çizdiriliyor. Ayrıca çocuğun sıvı alımının düzenlenmesi ve çocuğa gazlı ya da kafeinli içecekler verilmemesi ya da kısıtlanması öneriliyor. Çocuğun yatmadan önce tuvalete çıkmasını sağlamak, gece uyandırmak ve altına yapmadığı zaman ödüllendirmek de enürezis hastalığının önüne geçilmesinde faydalı oluyor. Bazı olgularda bu tedaviye alarm tedavisi de eklenebiliyor. En etkin tedaviyi anne başta olmak üzere, ailenin çocuklarıyla birlikte bu tedavi planını yürüten ekiple kurduğu işbirliği oluşturuyor. Ancak tedaviyi tam özümsemeyen ve işbirliğine yatkın olmayan ailelerde bu tedavi başarısız olabiliyor. Davranış ve alarm tedavilerinde başarı oranı %90’ların üzerine çıkıyor ve yineleme riski azalıyor. Alarm tedavisinin başarısızlığı ya da kullanılamaması halinde Desmopressin tedavisi gibi değişik ilaçların kullanılması gündeme gelebiliyor.


06 Jan 2011
Sevindirici bir habere vermek kolaydır, ama üzücü bir haberi verirken insan hayli zorlanır. Hele bu haberi çocuklara vereceksek… Yaşamının bir bölümünde herkes sevinçlerin yanında üzüntü de yaşıyor. Sevinçli bir haberi vermekte kimse zorlanmıyor ama üzüncü haber vermek pek o derece kolay olmuyor. Uzmanlar özellikle kötü haberi çocuklara vermek için çok daha özenli davranmak gerektiğini belirtiyorlar. Kötü ve üzüntü verici olaylar stres nedeni oluyorlar. Bu da kişinin yaşamını altüst edebiliyor. Böyle olaylar çocukları derinden etkiliyor. Peki bu tür olayları çocuklara nasıl bildirmek gerekiyor? Kim Psikoloji’den Psikolog Emine İleri, yetişkinlerin bile özümsemekte zorlandıkları kaza, ölüm, ayrılık, boşanma gibi olayların çocuklara anlatılması için çok daha duyarlı olunması gerektiğini belirtiyor. ÇOCUKLARDA ÖLÜM ALGISI Psikolog Emine İleri, özellikle okul önceki yaştaki çocuklara kötü bir haberi verirken nasıl davranılması gerektiği konusunda şunları söylüyor: “Okul öncesi çocuklarda yaşları ve zihinsel gelişimleri itibariyle ölüm kavramı ve ölüm algısı yavaş yavaş oturmaya başlamıştır. Çocuk ölen kişinin bir daha geri gelmeyeceğini hemen algılayamasa da ölüm haberini öğrendikten sonra süreç içerisinde bunu sindirir ve kafasında bir daha geri gelmeyeceğini oturtur. Ancak yaş itibariyle hala çocuğun iç dünyasında ölen sevdiğini geri getirebilecek sihirli ya da özel bir güce sahip olduğu düşüncesi az da olsa devam eder. Genel olarak çocuğun içinde bulunduğu zihinsel süreç ve algı bu durumdadır. Öncelikle çocuğa kötü haber verirken seçtiğimiz ortamın sakin, sessiz ve çocuğun aşina olduğu bir yer olması gerekir. Konuya girmeden önce ön hazırlık yapılmalıdır. Örneğin, ’sana birazdan üzücü bir haber vereceğiz.’ Sonrasında çok fazla detaya girmeden haberi net ve doğru bir şekilde açıklamalıyız. ‘annen bir kaza sonucu öldü’. Bu noktada çocuğa ölümün kötü bir olay olmadığını aksine canlılar için doğal bir süreç olduğunu onun anlayabileceği bir dilde anlatmalıyız. Mesela; bir çiçeğin büyümesi, yeşermesi, sararması ve solmasını ölümü zihinsel açıdan sembolize ederek anlatmamız çocuğun bu konudaki korkusunu ve endişesini azaltmasına yardım edecektir. Ya da ‘insanlar yaşarken nefes alırlar, yürürler, konuşurlar, yemek yerler ama öldükten sonra artık bunları yapamazlar’ diyerek de açıklayabiliriz. Çocuğun haberi öğrendikten sonra verdiği her türlü tepkiye sakin kalmalı ve olağan karşılamalıyız. Ağlarsa susması için çabalamak yerine buna izin vermeliyiz. Ya da sessiz kalır veya hiçbir şey olmamış gibi davranırsa istediği zaman bu konuyu tekrar konuşabileceğimizi söyleyip onu rahat bırakmalıyız. Eğer ölen kişi anne ya da baba değil de çocuğun çok sevdiği yakın akraba veya arkadaşlarından biriyse bu haberi anne ve babanın birlikte vermesi en doğru olanıdır. Eğer tam tersi ölen anne ya da baba ise çocuğun en sevdiği kişilerden bir ya da ikisinin haberi çocuğa vermesi daha iyi olacaktır. Sadece ölüm değil çocuğu etkileyeceğini düşündüğümüz her türlü kötü olayda sonrasında en önemli nokta çocuğu ne kadar çok sevdiğimizi belirtmek ve her koşulda onun yanında olacağımızı söylememizdir. Yaşanan olayların sonucu üzücü olsa da her şeyin en kısa sürede düzene gireceğini belirterek çocuğun kaygılarını en alt seviyeye düşürmeye çalışmalıyız.” HASTALIĞI BİLDİRMEK “Hastalık söz konusu olduğunda da aynı yaklaşım içinde olmalıyız. Yine haber verilirken sessiz ve düzgün bir ortam seçilmelidir. Çocuğa olayla ilgili bilgiler en doğru şekilde ve yalansız bir şekilde verilmelidir. Ancak çocuğun ölüme dair kafasındaki şüpheleri arttırabilecek ayrıntılı açıklamalardan kaçınılmalıdır. Çocukta hastalığın ölüm ile sonuçlanma ihtimali yüksekse ya da ağır bir tedavi sürecinden geçecek ise şu şekilde bir açıklama yapılabilir; ‘Sahip olduğun hastalık sadece sana özel bir durum değil. Bugün birçok insan aynı hastalıktan tedavi görüyor. Bir kısmı uzun bir tedavi süresi yaşasa da iyileşti. Senin doktorların da onlar gibi iyileşmen için en doğru tedaviyi uygulayarak yeniden iyi olman için ellerinden geleni yapıyorlar. Biz de bu süreçte her zaman senin yanında olacağız.’ Bu tarz bir açıklama çocuğun var olan yüksek kaygısını ve ‘acaba ölecek miyim?’ gibi zihninde yer alan olumsuz düşünceleri en aza indirmeye yardımcı olacaktır. Aynı açıklamayı eğer çocuğun sevdiği yakın kişilerden biri yaşıyorsa onlar içinde çocuğa yapabiliriz.” AYRILIK, BOŞANMA OLAYLARI “Aile içinde ayrılık, boşanma durumu söz konusu olduğunda çocuğun yaş itibariyle hissettiği suçluluk ya da üzüntüden çok evden ayrılan ebeveyne karşı duyabileceği öfkedir. Boşanma süresi çocuklar ve ebeveynler için maalesef çok sancılı bir süreç olarak yaşanmaktadır. Bu sebeple çocuğa bu olumsuz durum anlatılmadan önce çiftlerin ayrılık kararını kesin olarak vermiş olmaları en önemli noktadır. Böyle bir karar verilmediği sürece çocuğa bu durumdan bahsetmek yanlış olacaktır. Çocuğa boşanma kararı açıklanacağı zaman anne ve babanın bir arada bunu çocuğa anlatması bir başka önemli noktadır. Genel hatlarıyla açıklama şu şekilde yapılabilir; anne ve baba olarak biz birbirimizi seviyorduk. Bu zamana kadar aynı evde yaşamaktan mutluyduk. Ama artık aynı evin içinde birlikteyken mutlu olamıyoruz. Bu yüzden ayrı evlerde yaşamaya karar verdik. Ancak annen ve baban olarak biz senden değil birbirimizden ayrılıyoruz ve seni eskiden olduğu gibi çok seviyoruz ve bundan sonra da sevmeye devam edeceğiz.’ Çocuğa açıklama yapılırken çiftler arasında yaşanan tartışmalar ve kendi içlerinde yaşadıkları çatışmalar kesinlikle çocuğa yansıtılmamalıdır. Çocuğa boşanma kararı söylenirken ayrıntılara girmeden durum anlatılmalıdır. Boşanma kararı açıklandıktan sonra çocuğa evden ayrılan ebeveynle ne sıklıkla görüşebilecekleri ve ev, şehir ya da okul değişikliği olacaksa bu durumlar da çocukla açıkça paylaşılmalıdır. Bu konuda çocuğa söylenecek bir yalan çocuğun ebeveynlere olan güvenini ciddi derecede sarsacaktır. Bu açıdan bu konuda dürüst olmak çok önemlidir. Yaşanan bu sıkıntılı sürecinde en kısa sürede sonlanacağını söyleyebilirsiniz. Yaşanan süreç içerisinde ev içerisinde çocuğun birlikte yaşadığı ebeveyninin çocuğa duygusal olarak destek vermesi ama bir taraftan da çocuğun ev içindeki düzenini eskiden olduğu gibi devam ettirmesi çocuğun süreçten en az şekilde etkilenmesine yardımcı olur. Çocuğa sevgi noktasında her iki tarafında doyurucu olması gerekir.” KÖTÜ HABERİN ÇOCUK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ “Çocuğa verilen kötü haberlerin etkileri farklı şekillerde görülebilir. Bunlardan bazıları; • Çocuğun yıkıcı davranışlarda bulunması • Uyku ve yeme bozukluklarının görülmesi • Öfke kontrolünde sorun yaşaması, kendine ya da etrafındakilere zarar vermesi • İçine kapanıp sessizleşmesi • Eğer anaokuluna gidiyorsa arkadaşlarıyla iletişimde bozukluk yaşaması. • Derslerinde performans düşüklüğü olması olabilir. Bu durumlardan biri ya da birkaçı yaşandığı takdirde ebeveynlerin yapacağı şey en başta çocuğa karşı sabırlı olmaktır. Bununla birlikte ebeveynler bu durumlarla tek başına mücadele etmekte zorlanacakları için bir psikologdan ya da pedagogdan yardım almaları hem çocuk hem de kendileri için çok faydalı olacaktır. Sadece yaşanan olayların sonrasında değil başlangıçta kötü durumları çocuğa açıklarken eğer aileler çocuğa açıklama yapmakta zorlanıyorlarsa bu noktada da profesyonel destek almaları çok önemlidir. Böylece yanlış bir adım atmadan en sağlıklı şekilde çocukla iletişime geçebilirler. Sonuç olarak; hayatın akışı içinde her an kötü durumlarla karşılaşabiliriz. Bu kaçınılmazdır. Ancak önemli nokta bununla nasıl ve ne şekilde mücadele edip altından kalkabildiğimizdir. Çocuklar da bu noktada en hassas grupta yer aldıklarından en dikkat edilmesi gereken gruptur. Bu nedenle kötü haberleri onlara açıklarken yetişkinler olarak iki kat özenli davranmalıyız. Unutmayalım ki yarının büyükleri olarak ruh sağlığı ve gelişimi düzgün çocuklar yetiştirmek ve onları yaşanan olaylardan en az hasarla çıkarmak gelecekte daha sağlıklı bireylerin yetişmesi noktasında da çok önemlidir.


06 Jan 2011
Tip 2 diyabetin erken evresine gizli diyabet deniliyor. Prof.Dr. Göksun Ayvaz, “Bu evredeki kişiler aynen diyabet hastalığındaki gibi tedavi edilirse, diyabet önlenebilir” diyor. ANKARA- Erişkinlerde görülen Tip-2 diyabetin ''gizli şeker'' olarak adlandırılan erken evresinde kan şekeri kontrolü büyük önem taşıyor. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Göksun Ayvaz ''Bu evrede yakalanan kişilere de tıpkı aşikar şeker hastalığında olduğu gibi diyet ve yaşam tarzı değişikliği önerilmeli, gerekiyorsa ilaç tedavisine başlanmalıdır'' diyor. Ailesinde tip-2 diyabetli bulunan kişilerin, özellikle de kilo fazlası, yüksek tansiyon ve kan yağları yüksek olanların 30 yaşından sonra diyabet açısından daha yakın takip edilmesi gereğini ifade eden Ayvaz, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bakılan açlık kan şekerinin bugün için kabul edilen üst sınır olan 100 mg/dL civarlarında çıkması halinde, konunun ciddiye alınarak şeker yükleme testi ile tanıya gidilmesi, erken önlem alınmasına imkan sağlar. Tip-2 diyabetin erken evresi 'gizli şeker' (prediyabet) olarak adlandırılır. Bu evrede ya sadece açlık kan şekeri ya da yemek sonrası 2. saatte bakılan tokluk kan şekeri veya her ikisi de normalin üzerindedir. Bu evrede yakalanan kişilere de tıpkı aşikar şeker hastalığında olduğu gibi diyet ve yaşam tarzı değişikliği önerilmeli, gerekiyorsa ilaç tedavisine başlanmalıdır. Bu şekilde hastalığın aşikar şeker hastalığına ilerlemesi yavaşlatılıp durdurulabilir, hatta normale geri döndürülebilir.'' Ayvaz, yakınlarında tip-1 diyabet bulunanların da hastalığın başlangıç döneminde pankreastaki beta hücrelerinin yıkımını gösteren Glutamik Asid Dekarboksilaza (GAD) antikoruna bakılıp erken dönemde müdahale şansının yakalanabileceğini anlattı. Bu kadar hızla yayılan bu hastalık için kişisel takip ve tedavinin son derece önemli olduğunu vurgulayan Ayvaz, ''Eğitim ve yaşam tarzında değişikliklerle bu yayılmanın yavaşlatılması mümkündür, ancak bunun bir devlet politikası haline getirilmesi gerekir. Bu alanda ülkemizde birçok adım atılmış olması sevindirici'' şeklinde konuştu.


06 Jan 2011
Diyabet günü toplantısında konuşan 9. Cumhurbaşkanı Demirel, “Hayatı sevin. Hayatı seven kişilerde yaşama gücü vardır, hayattan bıkanlar boş verir” dedi. ANKARA - Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, diyabet hastalarının beslenmelerine önem vermesi gerektiğini belirterek, ''Disipline uyarsanız şeker korkulacak bir şey değildir ama uymazsanız korkulacak bir şeydir'' dedi. Dünya Diyabet Günü dolayısıyla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde düzenlenen toplantıya katılan Demirel, kişilerin kendi sağlıklarını korumalarının önemine işaret etti. Devletin diyabetle ilgili daha ileri bir sağlık politikası geliştirmesi gerektiğini vurgulayan Demirel, özellikle bu hastalıkla dünyaya gelen bebeklere insülin temininin önemine işaret etti. Kendisinin 29 yıldır diyabet hastası olduğunu, buna rağmen hala günde 12 saat çalışabildiğini anlatan Demirel, ''Bunu övünmek için söylemiyorum. İçinde bir öğüt var. Diyabetin icap ettirdiği disipline uyarsanız hasta değilsinizdir'' dedi. Bu hastalıkta hekimin önerilerine mutlaka uyulması, ''ye'' dediğinin yenilmesi, ''yap'' dediğinin yapılması gerektiğini vurgulayan Demirel, ''Bunları yapmazsan hasta olursun'' diye konuştu. Hekim olmayan kişilerin diyabetlilere birtakım önerilerde bulunabildiklerini ancak bunlar yerine hekimlerin tavsiyelerine uyulması gerektiğini ifade eden Demirel, ülkede hastaların hekime ulaşabilmelerinin de önemine işaret etti. Bu tür hastalıklarda disipline uymanın yolunun hayatı sevmekten geçtiğine dikkati çeken Demirel, ''Hayatı seven kişilerde yaşam gücü vardır. Hayattan bıkmışsa geniş çapta boş verir'' ifadesini kullandı. Şeker hastalığının zamanla kalp, göz, böbrek ve ayakları tahrip edebildiğini anlatan Demirel, ''Şeker öldürmez ama sebep olduğu komplikasyonlar dünyada 4. hastalık olarak görülüyor'' dedi. Diyabette kilo kontrolünün de önemli olduğunu belirten Demirel, bel çevresinin 102 santimetreyi geçmemesi gerektiğini söyledi. Diyabetin teşhisinden sonra beslenmeye önem verilmesi, şeker, un ve tuz gibi gıdalardan uzak durulması gerektiğini ifade eden Demirel, hastaların üçer ana ve ara öğün yemesi ve ihtiyaca göre kalori alınmasının önemine işaret etti. Hipoglisemiye karşı hastalara ceplerinde çay şekeri bulundurmaları tavsiyesinde de bulunan Demirel, şunları söyledi: ''İnsülin bir mucize ilaçtır. Kullanması gerekenler kullanmaktan kaçınmasın. İnsülin almayı beslenme disiplininden çıkmak için bahane gösterirseniz, bu sizi tahrip eder. İnsülin sizin aşırı iştahınızın düzelticisi değildir. Bunları uygulamazsanız mucize ilaç, mucize çare, mucize hekim beklemeyin. Disipline uyarsanız şeker korkulacak bir şey değildir ama uymazsanız korkulacak bir şeydir.'' Demirel, hastaların şifayı önce kendilerinin araması gerektiğini sözlerine ekledi. Toplantıda konuşan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nilgün Başkal da diyabet hastalığının tüm dünyada çok hızlı bir artış gösterdiğini söyledi. Hastalıkla ilgili halkı bilinçlendirmenin önemine değinen Başkal, Dünya Diyabet Günü'nün bu amaçla düzenlendiğini bu yılki temanın ''Diyabeti anlamak ve kontrol altına almak'' olarak belirlendiğini bildirdi. Çok sayıda diyabet hastasının dinleyici olarak katıldığı ve uzmanlara sorular yönelttiği toplantıda, diyabetle ilgili bir tiyatro gösterisi ile konser sunuldu. Toplantının sonunda Demirel'e toplantıya katılımından dolayı bir plaket verildi.


06 Jan 2011
Diyabet tedavisinde ortaya çıkan kan şekeri, tansiyon ve kilo kontrolü sorunları için yeni bir molekül geliştirildi. İSTANBUL-Dünya nüfusu yüzde 30 artarken diyabetin yüzde 114 artması Dünya Sağlık Örgütü’nün tüberküloz ve AIDS’in yanı sıra diyabete de özel bir önem vermesine neden oldu. Diyabet hastalığındaki artış Türkiye için de önemli bir sorun oluşturuyor. Türkiye’de şu anda 6 milyon diyabetli hasta bulunuyor. Her yıl 250 bin kişi diyabet hastası oluyor. Diyabet tedavisindeki sorunlar ve güncel gelişmeler Four Seasons Bosphorus Hotel’de düzenlenen bir toplantıyla ele alındı. Toplantıya konuşmacı olarak Patna Diyabet Bakımı ve Araştırma Merkezi Direktörü (Hindistan) Ajay Kumar, Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, Novo Nordisk Danimarka Kıdemli Baş araştırıcı Dr. Lotte Bjerre Knudsen ve Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Mads Bo Larsen katıldı. DİYABET HASTALIĞININ YETERSİZ KONTROLÜNE BAĞLI OLUŞAN SORUNLAR Türk Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, toplantıda diyabet tanısından sonra yaşam beklentisinin yüzde 30 azaldığını, kalp krizi nedeniyle ölüm riskinin 2-3 kat, inme riskinin 2 kat arttığına dikkat çekti. Diyaliz hastalarının yüzde 40’nın diyabet hastalarından oluştuğunu da hatırlatan Prof.Dr. Temel Yılmaz, hastaların yüzde 30’unda da körlük geliştiğini söyledi. GİZLİ DİYABET HASTALARININ ALACAĞI ÖNLEMLER Düşük kan şekeri, insülin direnci gibi sorunları olan kişilerde de diyabet görülme riskinin arttığına işaret eden Prof. Dr. Temel Yılmaz, “Bu dönemde eğer diyet ve egzersize başlanırsa diyabet riski yüzde 58 oranında geri çevriliyor. Gerektiğinde ilaçta kullanılabilir. Ancak bu dönemde metformin etken maddeli ilaç kullanıldığında bu ilacın yüzde 61 oranında, akarboz etken maddeli ilaçların yüzde 26 oranında etkili olduğunu görüyoruz. Bu sonuçlar yaşam tarzı ve diyet değişikliğinin mutlaka benimsenmesi gerektiğini ortaya koyuyor” dedi. KAN ŞEKERİ KONTROLÜ DİYABETE BAĞLI SORUNLARI AZALTIYOR Patna Diyabet Bakımı ve Araştırma Merkezi Direktörü (Hindistan) Ajay Kumar, ise 3 aylık kan şekeri ortalamasını belirleyen HbA1c’de yüzde1’lik düşüş sağlanmasının bile mikro damar sorunlarında yüzde 37, makro damar sorunlarında yüzde 14, diyabete bağlı ölümlerde de yüzde 21 oranında azalmaya neden olduğunu söyledi. Tip 2 diyabetin ilerlemesine bağlı olarak kan şekeri kontrolünün güçleştiğine, hastaların kilo aldığına, kalp hastalıkları riskinin arttığına ve beta hücresi yetmezliğinin de tırmandığına dikkat çeken Dr. Kumar, “Diyabet tedavisinde kullanılacak ilaçların hem kan şekerini iyi kontrol etmesi, beta hücresi kaybını azaltması ve kilo almayı önlemesi büyük önem taşıyor” diye konuştu. YENİ GELİŞTİRİLEN MOLEKÜLÜN ÖZELLİKLERİ NELER? Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Mads Bo Larsen ise, yakın gelecekte Türk tıbbının da hizmetine girecek GLP-1 analogu tedavilerinin geliştirilmesine ciddi kaynak ayırdıkların belirtti. Larsen Tip 2 Diyabet tedavisinde sıkça karşılaşılan kan şekerinin ani düşüşleri (hipoglisemi), yüksek tansiyon ve kilo alımı gibi yan etkileri ortadan kaldıracak olan bu yeni tedavinin yakında Türkiye’ye de gireceğini söyledi. Novo Nordisk Danimarka Kıdemli Baş araştırıcı Dr. Lotte Bjerre Knudsen ise günde bir kez uygulanan liraglutid etken maddeli ilacla ilgili araştırmalar konusunda bilgi verdi: “Vücutta öğünlerden sonra bağırsaklarda üretilip pankreastan insülin salgılatan doğal GLP-1 hormonu, DPP-4 enzimi tarafından hızlıca parçalandığı için bu güne kadar tedavide zorluklar yaşanmaktaydı. Yıllarca süren araştırmaları sonucunda DPP- 4 enzimine dirençli bir GLP-1 molekülü üretmeyi başardık. Kan şekeri seviyemizi, dolayısı ile tansiyonumuzu ve kilomuzu da kontrol edebilen dahili bir güvenlik anahtarı GLP-1'den Tip2 diyabetin kötüleşmesi ve ilerlemesini önleyebilecek Liraglutid adlı moleküle ulaştık. Liraglutidin diyabetteki etkisi ve sonuçları LEAD programı ile 40 farklı ülkede 4.000'den fazla hastanın katılımıyla sürdürülmüş 6 büyük çalışmayla saptandı. Bu farklı çalışmalar ortak sonuç olarak, bu yeni tedavinin hızlı, sürekli ve stabil bir kan şekeri kontrolü sağladığını gösteriyor. Bu etki özellikle liraglutidin birincil tedavi olarak tek başına kullanıldığı 52 haftalık çalışmada öne çıkıyor. LEAD çalışmaları liraglutid tek başına kullanıldığında veya varolan tedavilere eklendiğinde, hastaların en az yüzde 50'si Amerikan Diyabet Cemiyeti'nin belirlediği hedef HbA1c değeri olan %7'nin altına ulaşabiliyor.”


06 Jan 2011
Gebelik döneminde diyabet gelişen kadınların özel bir beslenme biçimi benimsemeleri gerekiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Emel Unutmaz, herhangi bir sağlık sorunu gelişmemesi için beslenmede alınacak önlemleri sıraladı.iSTANBUL-Hamilelerin yüzde 2’sinde gebelik diyabeti gelişebiliyor. Medical Park Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Emel Unutmaz, bu durumda gebelikte doğru ve bilinçli beslenmenin daha fazla önem taşıdığını belirtiyor: Beslenme ve Diyet Uzmanı Unutmaz'ın önerileri şöyle: • Gebelik döneminde kişinin karşılaşabileceği sağlık problemlerinden birisi de gestasyonel diyabet (gebelik şekeri) dediğimiz gebelikte çıkan şeker hastalığıdır. Daha önce diyabeti (şeker hastalığı) olmayan gebelerin yüzde 2 kadarında gestasyonel diyabet çıkabiliyor. • Gebeliği takip eden doktor tarafından gebeliğin 24 – 28. haftalarında yapılan şeker yüklemeleri ile tanısı konuyor. Biz diyetisyenler de kişiye özel, anne ve bebeğin sağlığını koruyacak, geliştirecek, hem anne hem de bebeği tüm besin ihtiyaçlarını karşılayacak bir beslenme programı oluşturuyoruz. Amaç anne ve bebeğin iyi beslenmesi, bunun sonucunda istenilen kan değerlerine ulaşılması, istenilen ölçüde kilo artışı sağlanılmasıdır. Anne karnındaki bebeğin sağlığı annenin yeterli ve dengeli beslenmesi ile mümkündür. Ancak fazla kilo alma riskine karşı kontrol de çok önemlidir. • Gebelikte anne metabolizmasında bazı değişiklikler olur. Beslenme, bu dönemde ayrıca önem içerir. Bu dönem genellikle ‘eksiksiz beslenme’ ile eşdeğer tutulur. Eksik beslenmenin zararları ön planda tutulur; kişi ihtiyacının üzerinde beslenmeye teşvik edilir. Aslında eksik beslenme kadar fazla beslenme de gebelikte ciddi sıkıntılar oluşturabilir. AŞERMEYE GÖRE BESLENME KİŞİYE ÖZEL ENERJİ PLANI • Günlük alınması gereken enerjinin dağılımı önemlidir. Toplam enerjinin yüzde 15’i proteinlerden, yüzde 30’u yağlardan ve yüzde 55’i de kompleks karbonhidratlardan karşılanmalıdır. Gebelikte kişinin alması gereken enerji; yaşına, boyuna, olduğu kiloya, gebeliğin başından itibaren aldığı kiloya ve fiziksel aktivite düzeyi gibi kişi ile bağlantılı parametrelere göre hesaplanır. • İhtiyacı olan enerjiyi hangi besinlerden alacağı diyetisyen ve anne adayı ile birlikte düzenlenmelidir. Gebelik döneminde beslenme önemli olduğu kadar hassastır da. Bazı besinlere karşı iştahsızlık veya tam tersi fazla aşerme gibi konular olabilir. Bu gibi durumları diyetisyeni ile paylaşan anne adayına özel program hazırlanmalıdır. KİLODA İPİN UCUNU KAÇIRMAYIN • Gestasyonel diyabette kilo artışı fazla olabileceği için bu riski düşünerek daha gebeliğin başından yani gestasyonel diyabeti tanısı almadan önce kontrollü gitmek gerekir. Eğer gebeliğe olması gereken kilonun üzerinde başladıysanız (BKI yani Beden Kitle İndeksi 25’in üzerinde ise) ilk 3 aylık dönemde kilo alınmaması gerekir. BKI = kilo / boy(m) X boy (m) 18,5 altı Zayıf 18,6 – 24,9 Normal 25,0 – 29,9 Şişman 30 ve üzeri Obez Normalde de gebelikte 9 – 12 kg normal, fazla kilo ile başlandıysa 7 – 8 kg, düşük kilo ile başlandıysa 17 – 22 kg ağırlık kazanımı normaldir. KARBONHİDRATI DOĞRU ADRESTEN ALIN! • Gebelik şekerinde de normal diyabetteki gibi en önemli besin öğesi karbonhidratlı (şekerli) besinler. Ancak bu noktada şöyle bir yanlış anlaşılma da olmamalı; karbonhidratlı besinler kan şekerini yükseltir diye, gestasyonel diyabette diyetten çıkartılmaz. Yapılan çalışmalar da göstermiş ki; gebelikte yeterli protein ve yağ alınsa dahi eksik karbonhidrat bebeğin beyin gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluşturur. • Karbonhidratlarda önemli nokta; ne kadar karbonhidrat gerektiğinin iyi hesaplanması ve kişinin ihtiyaç duyduğu karbonhidratı günün hangi saatlerinde, ne kadar ve hangi besinlerle karşılayabileceğini öğrenmesidir. Kan şekerini hızlı yükselten basit şekerler yerine lif miktarı yüksek, kan şekerini daha yavaş yükselten, sağlığı geliştirmede daha etkin kompleks karbonhidratları seçmek faydalı olacaktır. • Kompleks karbonhidratlar; tam tahıl taneleri, kepekli pirinç, makarna, bulgur, tam buğday ekmekleri, çavdar, yulaf vb… Basit şekerler ise; çay şekeri, reçel, bal ve marmelat gibi gıdalardır. Diyet programında karbonhidrat kaynaklarını öncelikli olarak ekmek ve ekmek yerine geçenler ile meyve grubu besinler oluşturur. Bu besinler diyette kati suretle olmalı, ancak yenilecek miktar ve zamanlama çok iyi belirlenmelidir. • Gestasyonel diyabette sıkıntı her zaman kan şekerinin yükselmesi olmaz. Kan şekerinin düşmesi de yaşanır ve çok tehlikelidir. Bu nedenle doktorun ve beslenme uzmanının istediği periyotlarda kan şekeri kontrolü yapmak / yaptırmak, besin tüketim kaydı tutmak ve bu kayıtlar eşliğinde beslenme programını yenilemek gerekir. Annenin aldığı kilo, kan şekeri değerleri, yiyebildiği ve yiyemediği besinler göz önüne alınarak diyetisyen kontrolünde beslenme programı yenilenmelidir. ARA ÖĞÜNLERİ SAKIN ATLAMAYIN! • Öğün atlamayın. Diyabette olduğu gibi gestasyonel diyabette de kan şekerinin düşmesi oldukça sıkıntılı bir durumdur. Bunu önlemenin en güzel yolu sık aralıklarla beslenmektir. Kan şekerlerinin istenilen düzeylerde tutulabilmesi için öğün sayı ve miktarları önemlidir. Ara öğünler, öğünden 2.5 – 3 saat sonra kompleks karbonhidrat içerikli olmalıdır. KAN ŞEKERİNİ POSAYLA DÜZENLEYİN • Kan şekerini düzenlemede yardımcı besinlerin başında posa gelir. Posa, birlikte yenilen karbonhidratın kan şekerine olan etkisini azaltır. Kan şekerinin yükselme hızını yavaşlatır. Bu nedenle de tüm öğünlerimizde kalori değeri çok az olan ama vitamin, mineral ve posadan zengin olan kaynakları mutlaka soframızda olmalıdır (sebzeler). Bununla birlikte diğer karbonhidrat kaynakları da posadan zengin tercih edilmelidir. (tam buğday ekmeği, çavdar, bulgur, meyveler vb. ) 10 ALTIN KURALI UNUTMAYIN: 1. Gebe kalınan kilo, hamilelik dönemi boyunca alınacak kiloyu belirler. 2. Gestasyonel diyabeti (gebelikte şeker) olan kişinin beslenme programı, mutlaka beslenme uzmanı ile hazırlanmalıdır. 3. Diyet; anne adayına özel hesaplanmış, onun seveceği besinlerden oluşmalı ve sosyal yaşantısına uygun olmalı. 4. Öğün ve ara öğünler kaçırılmamalı 5. Hangi besinler karbonhidrat içerir öğrenilmeli. Buna göre öğünde alması gereken karbonhidrat kaynağı besinleri kişi kendi seçebilmeli. 6. Gebeliği izleyen doktorun önereceği ölçüde fiziksel aktivite yapılmalı 7. Bol su içilmeli 8. Basit şekerlerden uzak durulmalı 9. Kompleks karbonhidratlara ağırlık verilmeli 10. Bol posa tüketilmeli. İŞTE BİR GÜNLÜK ÖRNEK MÖNÜ KAHVALTI 3 DİLİM ESMER EKMEK 2 DİLİM AZ YAĞLI PEYNİR veya 1 HAŞLANMIŞ YUMURTA + 1 DİLİM AZ YAĞLI PEYNİR MEVSİMİNE UYGUN BOL ÇİĞ SEBZE 5- 6 ADET ZEYTİN (TUZSUZ) ŞEKERSİZ AÇIK ÇAY ARA 1 PORSİYON MEYVE ½ KASE AZ YAĞLI YOĞURT VEYA ½ BARDAK AZ YAĞLI SÜT ÖĞLE 1 KÂSE ÇORBA 100 – 150 GRAM ET VEYA TAVUK VEYA BALIK SALATA (1 - 2 TATLI KAŞIĞI ZEYTİNYAĞLI) 3 DİLİM ESMER EKMEK VEYA EKMEK YERİNE GEÇENLER ARA 1 MEYVE 1 KÂSE AZ YAĞLI YOĞURT 1 DİLİM ESMER EKMEK VEYA EKMEK YERİNE GEÇENLER AKŞAM 1 KÂSE ÇORBA ETSİZ SEBZE YEMEĞİ 1 KASE AZ YAĞLI YOĞURT 2 DİLİM ESMER EKMEK VEYA EKMEK YERİNE GEÇENLER


06 Jan 2011
Türk Kardiyoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Ömer Kozan, bir yılda 230 bin kişinin kalp damar hastalığına yakalandığını, yarısının bu nedenle öldüğüne dikkat çekerek, "Haftada 150 dakika yürüyün. Riski yarı yarıya azaltın" dedi. İZMİR-Türk Kardiyoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Ömer Kozan, Türkiye'de yılda 230 binin üzerinde kalp ve damar hastalığına yakalanan kişi olduğunu, bu kişilerin yüzde 50'sinin hayatını kaybettiğini belirterek, ''Böyle giderse 2015-2020'de yıllık hasta sayısı 400 bine çıkacak'' dedi. Türkiye'de ve dünyada en çok ölüm nedeninin kalp ve damar hastalığı olduğunu belirten Prof. Dr. Kozan, kalp ve damar hastalıklarının önlenebilir olduğunu, bunun için insanların yaşam biçimini değiştirmesi gerektiğine dikkati çekti. Kalp ve damar hastalıklarının önüne geçebilmek için vatandaşlara yönelik çeşitli etkinlikler düzenlediklerini anlatan Prof. Dr. Kozan, sigara, alkol, hareketsizlik, kilo, yüksek tansiyon, kolesterolün bu rahatsızlığa yol açtığına işaret etti. SİGARA 3, TANSİYON 2, KOLESTEROL 3.5 KAT RİSKİ ARTIRIYOR Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Prof. Dr. Kozan, toplumda en çok ölüm nedeninin kanser olduğunun düşünüldüğünü, ancak gerçeğin böyle olmadığını belirterek, ''Türkiye'de ve dünyada kalp ve damar hastalıkları ölüm nedenlerinin birinci sırasındadır. Kalp ve damar hastalıklarından ölümler, trafik kazası ve kanser gibi ölümlerin toplamından bile fazladır'' dedi. Kalp ve damar hastalığı riskini sigara içiminin 3, yüksek tansiyonun 2, kolesterolün 3.5 kat, şeker hastalığının 2.5 kat artırdığını vurgulayan Kozan, sigarayı, alkolü bırakıp, sağlıklı yiyecekler yiyip, ideal kiloya ulaşılmanın hastalığa yakalanma riskini azalttığına dikkati çekti. YILDA 230 BİN KİŞİ KALP VE DAMAR HASTALIĞINA YAKALANIYOR Sigaranın, şişmanlığın, hareketsizliğin, alkolün insanın yaşam süresini kısalttığını ifade eden Prof. Dr. Kozan şöyle konuştu: ''Türkiye'de yılda 230 binin üzerinde kalp ve damar hastalığına yakalanan var. Bu kişilerin yüzde ellisi hayatını kaybediyor. Böyle giderse 2015-2020'de yıllık hasta sayısı 400 bine çıkacak. Kalp ve damar hastalığına neden olan unsurlar, değiştirilebilir şeyler. Sigaraya bağlı ölümlerin en önde gelen nedeni kalp krizi ve inmedir. Sigara yağlanma ve tıkanıklığa neden oluyor. Kalp ve beyin damarlarını tıkıyor. Şişmanlık her şeyin başı. Toplum olarak şişmanız. Şişmanlık yaşam süresini kısaltır, yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Göbekten şişmanlık kalp damar hastalığıyla direk ilgili. Tansiyon sessiz katildir. Yüksek tansiyon, felç, kalp yetersizliği, kalp krizi böbrek yetmezliği, görme kaybına neden olur. Bu düşmanları yenmek elimizde. Haftada 150 dakikalık yürüyüş kalp damar hastalığı riskini yarı yarıya azaltır. Mutlaka yürüyüş yapmak lazım. Akşam, sabah demeden yürüyüş yapılmalı. Koşu bandı alıp da koşturup durmak yanlıştır. Aheste aheste yürümek, yürüyüş süresini uzatmak doğru olandır. Yağlar uzun egzersizler sonucu erir. Neredeyse tuvalete bile arabayla gidecek duruma geldik. Ayda 1-2 kilo vermek en ideali. Hamur işini, tatlıları kesmek lazım. Sigarayı, alkolü bırakıp hareketli, kolesterolden, tuzdan uzak, fast food türü yiyeceklerden uzak bir yaşam sürersek, bu rahatsızlığa yakalanma riskini düşürmüş oluruz.'


06 Jan 2011
Kalbin olumsuz etkilenmesi TV ışınlarından değil, saatlerce hareketsiz oturmaktan kaynaklanıyor. WASHINGTON - Avustralya'da yapılan bir araştırma uzun süre televizyon karşısında kalmanın kalp hastalıkları açısından risk oluşturduğunu ortaya koydu. Araştırma 6 yıllık bir süreçte yapıldı ve 25 yaş üstü 8 bin 800 kişi izlemeye alındı. Araştırma sonuçlarında günde 4 saat veya daha fazla televizyon karşısında kalanların, 2 saatten az izleyenlere göre kalp rahatsızlığından ölme ihtimalinden yüzde 80 daha fazla olduğu görüldü. Bu kişilerin sadece kalp rahatsızlıkları açısından değil, herhangi bir sebepten ölme olasılığının da az TV izleyenlere göre yüzde 46 fazla olduğu sonucuna varıldı. Ölçümleme süreleri dışında televizyon karşısında geçirilen her ek bir saatin, kalp rahatsızlığından yaşamını yitirme riskini yüzde 18, genel sebeplerden ölüm riskini de yüzde 11 artırdığı bulgusu elde edildi. Katılanların yaşları, sigara kullanımı, tansiyonları gibi sağlık konuları hesaba katıldığında bile bu oranların değişmediği saptandı. GERÇEK SEBEP, HAREKETSİZ KALMAK Bu "tehlikeli" sonuçları ortaya çıkaran etkenin televizyon ışınları değil, izleyicinin ekran karşısında hareketsiz kalması olduğu bildirildi. Araştırmayı yöneten Dr. David Dunstan, sorunun, televizyon karşısında "yanlış oturmaktan" kaynaklandığını belirtti. Araştırma yorumlanırken, çok uzun süre televizyon karşısında oturmanın kas hareketlerini kısıtladığı ve bunun da kan dolaşımından metabolizmanın genel işlevselliğine kadar pek çok açıdan olumsuz etki yaptığına işaret edildi. Bu tür etkenlerin daha sonra yapılacak egzersizlerle telafi edilmediği de belirtildi. Bu olumsuz etkilerden kurtulmak için Dunstan, TV izleyicilerine “reklam aralarından yararlanmalarını” ve bu sürelerde kalkıp ev içinde dolaşılmalarını tavsiye etti.


06 Jan 2011
Araştırmalar ilk kalp krizini izleyen 1 ay içinde ölüm riskinin 6 ay içinde ölüm riskinin ve yeniden hastaneye yatma gereksiniminin kadınlarda daha yüksek olduğunu gösteriyor. İSTANBUL-Aşırı kilo, hareketsizlik ve menopoza bağlı olarak östrojen hormonunun eksikliği kadınlarda kalp krizi riskini artırıyor. Araştırmalar kalp krizinin kadınlarda da ilk ölüm nedeni olduğunu gösteriyor. Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Özlem Esen, yeni araştırmaların kadınların ilk kalp krizinden erkeklere oranla daha olumsuz etkilendiğini gösterdiği belirtiyor ve şöyle konuşuyor: "Bilimsel bir çalışmada, ilk kalp krizini izleyen 1 ay içinde ölüm riskinin, 6 ay içinde de ölüm riski ve yeniden hastaneye yatma gereksiniminin erkeklere göre kadınlarda daha yüksek olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar, ilk kalp krizinden sonra kadınlarda ölüm riskinin erkeklere göre %70 daha fazla olmasının, hastalığın daha ağır seyretmesinden ve kalp kriziyle ilişkili komplikasyonlardan kaynaklanabileceğini saptamışlardır. Menopoz döneminde ve ileri yaşta daha çok dikkat edilmeli Kadınlarda kalp krizi riski, menopoz dönemi yaklaştıkça artmakta ve bu artış, yaş ilerledikçe devam etmektedir. Çalışmalarda, menopoz sonrası dönemde olan kadınların kanlarındaki kolesterol düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. MUTLAKA BİR UZMANA BAŞVURUN Kadınlar yaşlandıkça azalan östrojen düzeyi ile birlikte kalp hastalıkları ve inmeye karşı olan direnç de azalıyor. Altmış yaşına kadar 5 erkekten biri bir koroner kalp hastalığı ile karşılaşırken bu oran kadınlar için 1/17 olarak saptanıyor. 60 yaş üzerinde ise hastalığın görülme riski her iki cins için de eşitleniyor. Yüksek tansiyon, diyabet, obezite, sigara alışkanlığı gibi risk faktörleri olan kadınlara mutlaka hekim kontrolünde olmaları öneriliyor.


06 Jan 2011
Her 10 kişiden birinde görülen depresyon hastalığı etkili tedavi edilmezse yüzde 15 oranında intiharla sonuçlanabiliyor. Ayrıca diyabet ve kalp hastalıklarına neden oluyor. Ama araştırmalar ABD'de bile hastaların yarısının tedavi görmediğini gösteriyor. ANTALYA-Türkiye Psikiyatri Derneği'nin kongresinde biraraya gelen uzmanlar tedavi edilmeyen depresyonun hem intihara hem de yeti kaybına neden olduğu konusunda uyarıda bulundular. iyi tedavi edilmeyen depresyonun alkol ve madde kullanımı ihtimalini artırdığına da dikkat çektiler. Türkiye Psikiyatri Derneği Duygudurum Bozuklukları Koordinatörü Prof. Ömer Aydemir, bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşıldığına dikkat çekti. Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissettiğini hatırlatan Aydemir, depresyon belirtilerini şöyle sıraladı: "1. Duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi 2. Düşünce olarak durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması, kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi, 3.Davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve 4. Bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır. " İLAÇLARLA TEDAVİ BAŞARISI YÜZDE 80 İyi tedavi edilmemiş depresyonun bedensel hastalıklara da zemin hazırladığına işaret eden Prof. Dr. Ömer Aydemir, şunları ekledi: "Kalp ve diyabet, kalp hastalıkları gibi bedensel hastalıkların gidişini kötüleştirip ölüm riskini dahi arttırmaktadır. Depresyon mutlaka psikiyatri hekimleri tarafından etkili biçimde tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırmada depresyon hastalarının yüzde 49’u hiçbir tedavi görmemektedirler. Kalan yüzde 51’in ise, ancak