06 Jan 2011
400 bin bebek üzerinde yapılan bir araştırmaya göre erken sünnet olan bebeklerin idrar yolu enfeksiyonu geçirme oranı binde 7 iken, sünnet olmayan çocuklarda bu oranın yüzde 7'ye çıktığı belirtiliyor. İSTANBUL-Dünyada erkeklerin dörtte birine uygulanan sünnetin sağlık açısından birçok yararı bulunuyor. Sünnetsiz çocuklar sünnetli çocuklara oranla idrar yolu enfeksiyonlarına 8-15 kat daha fazla yakalanıyor. 15 bin yıldır uygulanan sünnetin hem cerrahi hem de psikolojik yönü nedeniyle uzman ellerde yapılması büyük önem taşıyor. Aksi halde ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşılabiliyor. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Selami Sözübir, uzman olmayan kişilerin yaptığı sünnet nedeniyle yüzlerce çocuğun sorunlarla hastaneye başvurduğunu hatırlatarak şöyle konuşuyor: "Bu komplikasyonların başında da kanama, enfeksiyon, idrar yolları ve penise kalıcı hasarların verilmesi ile hatalı sünnetler geliyor. Sterilizasyonun tam uygulanmaması, aynı aletlerin kullanılması, cerrahi teknik konusunda yeterli bilgiye sahip olunmaması ve özellikle toplu sünnetler bu komplikasyonların görülme oranını da arttırıyor. Nitekim ülkemizde de her yıl yüzlerce çocuk sünnet sonrası komplikasyonlarla hastanelerimize başvuruyor. 400 bin çocukta yapılan bir araştırmada sünnet olan çocuklarda binde 7 olan idrar yolu enfeksiyonu oranının, sünnet olmayanlarda yüzde 7'e çıktığı gösterilmiş." LOKAL ANESTEZİ DEĞİL, GENEL ANESTEZİ Sünnette lokal anestezinin kesinlikle terk edilmesi gerektiğini dikkat çeken Doç. Dr. Selami Sözübir, "Lokal anestezi genel kanının tersine genel anesteziye göre daha da risklidir. Çünkü lokal anestezik olarak kullanılan maddenin penis damarlarında spazm yaparak penisin kaybına bile sebep olması mümkündür" diyor ve ekliyor: "Sünnet ülkemizde genellikle 6–7 yaş sonrası çocuklarda yapılsa da son zamanlarda yenidoğan dönemi yapılan sünnetin sayısında artış göze çarpıyor. Cerrahi işlemin ve bakımın kolaylığı, bebekte yara iyileşmesinin çabuk olması ve psikolojik travma oluşturmaması gibi avantajları nedeniyle yenidoğan sünneti, ülkemizde de daha sık uygulanır hale gelmektedir. Yenidoğan bebek sünnet sonrası 4. günde sünneti yapan doktor tarafından görülür ve 5. günde banyo yapılabilir. Ayrıca yine bu dönemde uyguladığımız sünnet “çan yöntemi” ile yapılan dikşsiz sünnet yöntemidir. Dolayısıyla estetik görünüş ve komplikasyonlar açısından da mükemmele yakın sonuçlar alınmaktadır. Prematüre, ailede hemofili veya diğer kan hastalığı öyküsü olan, doğuştan pipi anomalisi olan bebeklerde ve o anda rahatsızlığı olan bebeklerde yenidoğan sünneti uygulanmamalıdır. Her yaşta sünnet yapılabilmekle beraber 2–4 yaş arası çocuklarda kimlik gelişimi, ben merkeziyetçi ve uyumsuz olmaları nedeniyle zorunlu olmadıkça sünnet yapılmamalı ya da yapılacaksa kesinlikle genel anestezi altında uygulanmalıdır. Eğer yenidoğan döneminde yapılmamış ve çocuk 1 yaşını da geçmiş ise sünnet için tercih edilecek zaman mümkünse çocuk için okul öncesi zaman olmalıdır; ki bu da 6–7 yaşlarına denk gelir."




06 Jan 2011
Amerika'da mutlu bebek yetiştirme konusunda yazdığı kitaplarla tanınan Dr. Harvey Carp, bebeklerle ilgili mitleri ve gerçekleri anlattı. İSTANBUL- Mahallenin En Mutlu Bebeği ve Mahallenin En Mutlu Çocuğu kitaplarıyla Amerika’nınçok okunan yazarlarından çocuk doktoru olan Harvey Karp, Acıbadem Maslak Hastanesi’nde bir konferans verdi. Bebeklerin bakımı konusunda modern mitlerin bulunduğunu ve bu mitlerin yanlış olduğunu belirten Dr. Carp, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı: “BEBEK AĞLARSA GAZI VARDIR” Bu mit yıllardır hem hekimlerin hem de ailelerin kabullendikleri ve adeta kader gibi gördükleri bir durum. Oysa bebekler sadece gazı olduğu için ağlamaz, ilgi istedikleri için de ağlar. Hatta bebekler günde Afrika’daki bazı kabilelerin yaptığı gibi belki 50 defa doyurulmak ister, uykuda oldukları sürenin dışında sürekli kucaklanmak, sevilmek ister. Bazen istediklerini yapsanız da, gazları olmasa da ağlarlar. BEBEĞİN AĞLAMASI CİĞERLERİNE İYİ GELİR” Bebeğin ağlamasıyla ciğerlerinin açılması arasında mantıklı, bilimsel bir ilişki yoktur. Bebek açsa, zayıfa, güçsüz düşmüşse ve yorgunsa ciğerleri de güçlü olamaz. Dolayısıyla ağlaması bebeği ancak yorar. “BEBEK SESSİZLİĞİ SEVER” Tam aksine gürültüyü sever. Çünkü bebek anne rahmindeyken 24 saat boyunca adeta bir elektrik süpürgesinin çalışmasına benzeyen gürültülerle yaşar. Durum böyleyken bebek doğunca siz onu sessiz bir odaya hapsederseniz bebek yalnızlık duygusu hisseder; bunalır ve ağlamaya başlar. Elbette başında tencere kapağı çalmayın ama tamamen de sessiz bir ortamda olmasın. Bazı bebeklerin saç kurutma makinesinin sesini duyup susması, bebeklerin aslında gürültüyü sevdiklerinin bir örneği. “BEBEĞİNİZİN MEMENİZDE, KOLUNUZDA UYUMASINA İZİN VERİN” Bebeğin sizin memenizde ya da kolunuzda uykuya dalması sizinle temas halinde olmasını sağlayacağından onun hoşlanacağı bir durumdur. Ancak bebeğin kontrolü yine de sizde olmalıdır. Bu şekilde uyuduktan sonra bebeği yavaşça alıp yatağına koyabilirsiniz. “SİNİRLİ BEBEĞİ KUCAKTA SALLAYIN, KULAĞINA ŞŞŞŞŞŞT DEYİN” Tüm dünyada anne ve babaların en önemli sorununun bebeklerin sürekli ağlaması, bir türlü sakinleşememesi olduğuna değinen Dr. Harvey Carp, anne ve babalara bebeklerini sakinleştirmeleri için şu 5 öneride bulundu: • Bebeğinizi önce büyükçe ve tülbente benzeyen yumuşak dokulu, bebeği sıkıntıya sokmayacak bir kundağa sarın. • Bebeğin bacakları serbest olsun, yalnızca kollarını sarın. • Bebeğinizi yan tarafa çevirin. • Başını jöle gibi elinizin altında hafifçe, çok sarsmadan sallayın. • Kulağına yüksek sesle ‘şşşşşşşşşşt’ deyin. “MAĞARA ADAMIYLA AZ KELİME KULLANARAK KONUŞUN” Türkçeye de çevrilen kitaplarında 8 ay- 5 yaş arasındaki çocukların eğitiminde anne ve babalara yol halen UCLA Tıp Fakültesi’nde çalışıyor. Bu dönemdeki çocukların tıpkı mağara adamlarına benzeyen, ilkel ve medeniyetten uzak davranışlar sergilediğini, ancak anne babaların bu terimi kullandığı için alınmamaları gerektiğine dikkati çeken Dr. Carp, mağara adamı tekniklerini anne ve babalara şöyle anlattı: “Sekiz ay-5 yaş arası çocuklar basit düşünerek olaylara çözüm bulurlar. Ben onları bu nedenle “evcilleşmemiş mağara adamına” benzetiyorum. Bu yaş grubu çocuklarına “trafik ışıkları” yöntemi ile yaklaşmak en doğrusudur. İyi davrandıklarında yeşil ışık, sinir bozucu davrandıklarında sarı ışık, kesinlikle yapmamaları gereken davranışlar sergilediklerinde ise kırmızı ışık yakmalıyız. Onları eğitmek için bağırmak çağırmak iyi bir yol değildir, her yaptıklarını onaylamak da doğru değildir. Onlarla bebek dilinde konuşup, kısa ve öz cümleler kurup, eğer istemediğiniz bir şeyi yapıyorsa ses tonunuzu, mimiklerinizi ayarlayıp konuşun.”


06 Jan 2011
Çocuğun altını ıslatması, her zaman tuvalet kültürü eksikliğine bağlı basit bir “çişini kaçırma” olayı olmayabilir. Çocuklarda sık görülen altını ıslatma olayı anne babalar tarafından genellikle gözardı edilebiliyor. Ancak, uzmanlar bunu tasvip etmiyorlar. Gerçekten basit bir olay da olabilir, ama ya değilse? Altını ıslatma, birçok hastalığın habercisi olabiliyor. Uzmanların belirttiklerine göre, çocukların geceleri altlarını ıslatmaları, diyabet, tiroit bozukluğu gibi bedensel hastalıklara veya dikkat eksikliği, depresyon gibi ruhsal hastalıklara bağlı olabiliyor. Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neşe Karaaslan Bıyıklı ve Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı Dr. Zafer Atasoy, tıpta “enürezis” olarak bilinen alt ıslatmaları hakkında bilgi verdiler. Alt ıslatma nedir? Enürezis hastalığı, çocukların gece veya gündüz elbiselerini ya da yatağını istemsiz olarak ıslatması olarak tanımlanıyor. Beş yaşından büyük bir çocuk, doğumsal ya da kazanılmış merkezi sinir sistemine ait bir sorun olmaksızın üç aydan uzun süre, haftada en az iki kez uykuda idrar kaçırıyorsa enürezisin varlığından söz edilebiliyor. Hastalığın nedenleri? Hastalığın ortaya çıkışında farklı etmenlerin rolü bulunuyor. Uyanma güçlüğü, düşük mesane kapasitesi, gece idrar üretiminin artması ve genetik eğilim bu etmenler arasında yer alıyor. Çeşitli enfeksiyonlar, idrar torbasının hastalıkları, üriner sistemin yapısal bozuklukları, idrar konsantrasyon bozuklukları, diyabet ve tiroid bozuklukları, dikkat eksikliği ile hiperaktivite sendromu, okul ve aile sorunları da çocukların geceleri altlarını ıslatmalarına neden olabiliyor. Primer enürezis olarak adlandırılan durumun sabit bir nedeni bulunmuyor ancak çok derin uykunun, bu durumuna neden olduğu düşünülüyor. Diğer yandan sekonder enürezis, her türlü ruhsal ve bedensel olumsuz süreç sonrasında ortaya çıkabiliyor. Yapılan çalışmalar da sekonder enürezisin ortaya çıkmasında bedensel sorunlar kadar, özellikle uyum sorunları, davranış sorunları, özgüven yetersizlikleri, sosyal geri çekilme, ceza görme, reddedilme ve ana - baba tutumlarındaki olumsuzlukların etkili olduğunu gösteriyor. En çok kimlerde görülüyor? Enürezis daha çok erkek çocuklarda görülüyor. Hastalığın erkek çocuklarında daha sık görülmesinin altında yatan nedenin genetik faktörler olduğu düşünülüyor. Diğer yandan erkek çocuklarına karşı toplumda daha toleranslı bir yaklaşımın hâkim olması ve buna bağlı olarak da tuvalet eğitiminde yeterli sonuç alınamamasının da hastalığa neden olduğunu aklımızda tutmalıyız. Tuvalet eğitimi ne zaman verilmeli? Tuvalet alışkanlığının 2,5 - 3 yaşında kazanılması gerekiyor. Çocuk, yürümeden bu konuda çaba sarf etmek başarılı sonuç alınmasını engelliyor. Ebeveynlerin çocuğu korkutmaya yönelik yaklaşımlari ise tedavi sürecini olumsuz etkiliyor. Tedavisi ve anne babaların yapmaları gerekenler Tedavinin etkin olmasında başta anne olmak üzere, ailenin çocuklarıyla ve tedaviyi yürüten ekiple kurduğu işbirliği önem taşıyor. Ancak tedaviyi tam özümsemeyen ve işbirliğine yatkın olmayan ailelerde bu tedavi başarısız olabiliyor. Anne ve babaların her zaman çocuklarına karşı besledikleri sevgilerini sergilemeleri gerekiyor. Bunun yanı sıra öncelikle bu sorunu aşmak için almış oldukları tıbbi ve psikolojik desteklerden yararlanmaları önemli. Bunu geçici bir durum olarak görüp bir girişimde bulunmamaları, en olumsuz davranışların başında geliyor. Tedavi başlamadan önce olası organik nedenlerin ayırt edilmesi gerekiyor. Ayrıca tedavi süreci içine çocuğun da etkili bir biçimde katılması, başarısının somutlaştırılması ve başarısını paylaşmasına olanak sağlanması için çocuklardan bir takvim hazırlamaları ve o gün nasıl kalktıklarını “ıslak - kuru” biçiminde yazmaları isteniyor. Okuma yazma bilmeyen çocuklara ise “güneş - şemsiye” gibi resimler çizdiriliyor. Ayrıca çocuğun sıvı alımının düzenlenmesi ve çocuğa gazlı ya da kafeinli içecekler verilmemesi ya da kısıtlanması öneriliyor. Çocuğun yatmadan önce tuvalete çıkmasını sağlamak, gece uyandırmak ve altına yapmadığı zaman ödüllendirmek de enürezis hastalığının önüne geçilmesinde faydalı oluyor. Bazı olgularda bu tedaviye alarm tedavisi de eklenebiliyor. En etkin tedaviyi anne başta olmak üzere, ailenin çocuklarıyla birlikte bu tedavi planını yürüten ekiple kurduğu işbirliği oluşturuyor. Ancak tedaviyi tam özümsemeyen ve işbirliğine yatkın olmayan ailelerde bu tedavi başarısız olabiliyor. Davranış ve alarm tedavilerinde başarı oranı %90’ların üzerine çıkıyor ve yineleme riski azalıyor. Alarm tedavisinin başarısızlığı ya da kullanılamaması halinde Desmopressin tedavisi gibi değişik ilaçların kullanılması gündeme gelebiliyor.


06 Jan 2011
Sevindirici bir habere vermek kolaydır, ama üzücü bir haberi verirken insan hayli zorlanır. Hele bu haberi çocuklara vereceksek… Yaşamının bir bölümünde herkes sevinçlerin yanında üzüntü de yaşıyor. Sevinçli bir haberi vermekte kimse zorlanmıyor ama üzüncü haber vermek pek o derece kolay olmuyor. Uzmanlar özellikle kötü haberi çocuklara vermek için çok daha özenli davranmak gerektiğini belirtiyorlar. Kötü ve üzüntü verici olaylar stres nedeni oluyorlar. Bu da kişinin yaşamını altüst edebiliyor. Böyle olaylar çocukları derinden etkiliyor. Peki bu tür olayları çocuklara nasıl bildirmek gerekiyor? Kim Psikoloji’den Psikolog Emine İleri, yetişkinlerin bile özümsemekte zorlandıkları kaza, ölüm, ayrılık, boşanma gibi olayların çocuklara anlatılması için çok daha duyarlı olunması gerektiğini belirtiyor. ÇOCUKLARDA ÖLÜM ALGISI Psikolog Emine İleri, özellikle okul önceki yaştaki çocuklara kötü bir haberi verirken nasıl davranılması gerektiği konusunda şunları söylüyor: “Okul öncesi çocuklarda yaşları ve zihinsel gelişimleri itibariyle ölüm kavramı ve ölüm algısı yavaş yavaş oturmaya başlamıştır. Çocuk ölen kişinin bir daha geri gelmeyeceğini hemen algılayamasa da ölüm haberini öğrendikten sonra süreç içerisinde bunu sindirir ve kafasında bir daha geri gelmeyeceğini oturtur. Ancak yaş itibariyle hala çocuğun iç dünyasında ölen sevdiğini geri getirebilecek sihirli ya da özel bir güce sahip olduğu düşüncesi az da olsa devam eder. Genel olarak çocuğun içinde bulunduğu zihinsel süreç ve algı bu durumdadır. Öncelikle çocuğa kötü haber verirken seçtiğimiz ortamın sakin, sessiz ve çocuğun aşina olduğu bir yer olması gerekir. Konuya girmeden önce ön hazırlık yapılmalıdır. Örneğin, ’sana birazdan üzücü bir haber vereceğiz.’ Sonrasında çok fazla detaya girmeden haberi net ve doğru bir şekilde açıklamalıyız. ‘annen bir kaza sonucu öldü’. Bu noktada çocuğa ölümün kötü bir olay olmadığını aksine canlılar için doğal bir süreç olduğunu onun anlayabileceği bir dilde anlatmalıyız. Mesela; bir çiçeğin büyümesi, yeşermesi, sararması ve solmasını ölümü zihinsel açıdan sembolize ederek anlatmamız çocuğun bu konudaki korkusunu ve endişesini azaltmasına yardım edecektir. Ya da ‘insanlar yaşarken nefes alırlar, yürürler, konuşurlar, yemek yerler ama öldükten sonra artık bunları yapamazlar’ diyerek de açıklayabiliriz. Çocuğun haberi öğrendikten sonra verdiği her türlü tepkiye sakin kalmalı ve olağan karşılamalıyız. Ağlarsa susması için çabalamak yerine buna izin vermeliyiz. Ya da sessiz kalır veya hiçbir şey olmamış gibi davranırsa istediği zaman bu konuyu tekrar konuşabileceğimizi söyleyip onu rahat bırakmalıyız. Eğer ölen kişi anne ya da baba değil de çocuğun çok sevdiği yakın akraba veya arkadaşlarından biriyse bu haberi anne ve babanın birlikte vermesi en doğru olanıdır. Eğer tam tersi ölen anne ya da baba ise çocuğun en sevdiği kişilerden bir ya da ikisinin haberi çocuğa vermesi daha iyi olacaktır. Sadece ölüm değil çocuğu etkileyeceğini düşündüğümüz her türlü kötü olayda sonrasında en önemli nokta çocuğu ne kadar çok sevdiğimizi belirtmek ve her koşulda onun yanında olacağımızı söylememizdir. Yaşanan olayların sonucu üzücü olsa da her şeyin en kısa sürede düzene gireceğini belirterek çocuğun kaygılarını en alt seviyeye düşürmeye çalışmalıyız.” HASTALIĞI BİLDİRMEK “Hastalık söz konusu olduğunda da aynı yaklaşım içinde olmalıyız. Yine haber verilirken sessiz ve düzgün bir ortam seçilmelidir. Çocuğa olayla ilgili bilgiler en doğru şekilde ve yalansız bir şekilde verilmelidir. Ancak çocuğun ölüme dair kafasındaki şüpheleri arttırabilecek ayrıntılı açıklamalardan kaçınılmalıdır. Çocukta hastalığın ölüm ile sonuçlanma ihtimali yüksekse ya da ağır bir tedavi sürecinden geçecek ise şu şekilde bir açıklama yapılabilir; ‘Sahip olduğun hastalık sadece sana özel bir durum değil. Bugün birçok insan aynı hastalıktan tedavi görüyor. Bir kısmı uzun bir tedavi süresi yaşasa da iyileşti. Senin doktorların da onlar gibi iyileşmen için en doğru tedaviyi uygulayarak yeniden iyi olman için ellerinden geleni yapıyorlar. Biz de bu süreçte her zaman senin yanında olacağız.’ Bu tarz bir açıklama çocuğun var olan yüksek kaygısını ve ‘acaba ölecek miyim?’ gibi zihninde yer alan olumsuz düşünceleri en aza indirmeye yardımcı olacaktır. Aynı açıklamayı eğer çocuğun sevdiği yakın kişilerden biri yaşıyorsa onlar içinde çocuğa yapabiliriz.” AYRILIK, BOŞANMA OLAYLARI “Aile içinde ayrılık, boşanma durumu söz konusu olduğunda çocuğun yaş itibariyle hissettiği suçluluk ya da üzüntüden çok evden ayrılan ebeveyne karşı duyabileceği öfkedir. Boşanma süresi çocuklar ve ebeveynler için maalesef çok sancılı bir süreç olarak yaşanmaktadır. Bu sebeple çocuğa bu olumsuz durum anlatılmadan önce çiftlerin ayrılık kararını kesin olarak vermiş olmaları en önemli noktadır. Böyle bir karar verilmediği sürece çocuğa bu durumdan bahsetmek yanlış olacaktır. Çocuğa boşanma kararı açıklanacağı zaman anne ve babanın bir arada bunu çocuğa anlatması bir başka önemli noktadır. Genel hatlarıyla açıklama şu şekilde yapılabilir; anne ve baba olarak biz birbirimizi seviyorduk. Bu zamana kadar aynı evde yaşamaktan mutluyduk. Ama artık aynı evin içinde birlikteyken mutlu olamıyoruz. Bu yüzden ayrı evlerde yaşamaya karar verdik. Ancak annen ve baban olarak biz senden değil birbirimizden ayrılıyoruz ve seni eskiden olduğu gibi çok seviyoruz ve bundan sonra da sevmeye devam edeceğiz.’ Çocuğa açıklama yapılırken çiftler arasında yaşanan tartışmalar ve kendi içlerinde yaşadıkları çatışmalar kesinlikle çocuğa yansıtılmamalıdır. Çocuğa boşanma kararı söylenirken ayrıntılara girmeden durum anlatılmalıdır. Boşanma kararı açıklandıktan sonra çocuğa evden ayrılan ebeveynle ne sıklıkla görüşebilecekleri ve ev, şehir ya da okul değişikliği olacaksa bu durumlar da çocukla açıkça paylaşılmalıdır. Bu konuda çocuğa söylenecek bir yalan çocuğun ebeveynlere olan güvenini ciddi derecede sarsacaktır. Bu açıdan bu konuda dürüst olmak çok önemlidir. Yaşanan bu sıkıntılı sürecinde en kısa sürede sonlanacağını söyleyebilirsiniz. Yaşanan süreç içerisinde ev içerisinde çocuğun birlikte yaşadığı ebeveyninin çocuğa duygusal olarak destek vermesi ama bir taraftan da çocuğun ev içindeki düzenini eskiden olduğu gibi devam ettirmesi çocuğun süreçten en az şekilde etkilenmesine yardımcı olur. Çocuğa sevgi noktasında her iki tarafında doyurucu olması gerekir.” KÖTÜ HABERİN ÇOCUK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ “Çocuğa verilen kötü haberlerin etkileri farklı şekillerde görülebilir. Bunlardan bazıları; • Çocuğun yıkıcı davranışlarda bulunması • Uyku ve yeme bozukluklarının görülmesi • Öfke kontrolünde sorun yaşaması, kendine ya da etrafındakilere zarar vermesi • İçine kapanıp sessizleşmesi • Eğer anaokuluna gidiyorsa arkadaşlarıyla iletişimde bozukluk yaşaması. • Derslerinde performans düşüklüğü olması olabilir. Bu durumlardan biri ya da birkaçı yaşandığı takdirde ebeveynlerin yapacağı şey en başta çocuğa karşı sabırlı olmaktır. Bununla birlikte ebeveynler bu durumlarla tek başına mücadele etmekte zorlanacakları için bir psikologdan ya da pedagogdan yardım almaları hem çocuk hem de kendileri için çok faydalı olacaktır. Sadece yaşanan olayların sonrasında değil başlangıçta kötü durumları çocuğa açıklarken eğer aileler çocuğa açıklama yapmakta zorlanıyorlarsa bu noktada da profesyonel destek almaları çok önemlidir. Böylece yanlış bir adım atmadan en sağlıklı şekilde çocukla iletişime geçebilirler. Sonuç olarak; hayatın akışı içinde her an kötü durumlarla karşılaşabiliriz. Bu kaçınılmazdır. Ancak önemli nokta bununla nasıl ve ne şekilde mücadele edip altından kalkabildiğimizdir. Çocuklar da bu noktada en hassas grupta yer aldıklarından en dikkat edilmesi gereken gruptur. Bu nedenle kötü haberleri onlara açıklarken yetişkinler olarak iki kat özenli davranmalıyız. Unutmayalım ki yarının büyükleri olarak ruh sağlığı ve gelişimi düzgün çocuklar yetiştirmek ve onları yaşanan olaylardan en az hasarla çıkarmak gelecekte daha sağlıklı bireylerin yetişmesi noktasında da çok önemlidir.


06 Jan 2011
Tip 2 diyabetin erken evresine gizli diyabet deniliyor. Prof.Dr. Göksun Ayvaz, “Bu evredeki kişiler aynen diyabet hastalığındaki gibi tedavi edilirse, diyabet önlenebilir” diyor. ANKARA- Erişkinlerde görülen Tip-2 diyabetin ''gizli şeker'' olarak adlandırılan erken evresinde kan şekeri kontrolü büyük önem taşıyor. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Göksun Ayvaz ''Bu evrede yakalanan kişilere de tıpkı aşikar şeker hastalığında olduğu gibi diyet ve yaşam tarzı değişikliği önerilmeli, gerekiyorsa ilaç tedavisine başlanmalıdır'' diyor. Ailesinde tip-2 diyabetli bulunan kişilerin, özellikle de kilo fazlası, yüksek tansiyon ve kan yağları yüksek olanların 30 yaşından sonra diyabet açısından daha yakın takip edilmesi gereğini ifade eden Ayvaz, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bakılan açlık kan şekerinin bugün için kabul edilen üst sınır olan 100 mg/dL civarlarında çıkması halinde, konunun ciddiye alınarak şeker yükleme testi ile tanıya gidilmesi, erken önlem alınmasına imkan sağlar. Tip-2 diyabetin erken evresi 'gizli şeker' (prediyabet) olarak adlandırılır. Bu evrede ya sadece açlık kan şekeri ya da yemek sonrası 2. saatte bakılan tokluk kan şekeri veya her ikisi de normalin üzerindedir. Bu evrede yakalanan kişilere de tıpkı aşikar şeker hastalığında olduğu gibi diyet ve yaşam tarzı değişikliği önerilmeli, gerekiyorsa ilaç tedavisine başlanmalıdır. Bu şekilde hastalığın aşikar şeker hastalığına ilerlemesi yavaşlatılıp durdurulabilir, hatta normale geri döndürülebilir.'' Ayvaz, yakınlarında tip-1 diyabet bulunanların da hastalığın başlangıç döneminde pankreastaki beta hücrelerinin yıkımını gösteren Glutamik Asid Dekarboksilaza (GAD) antikoruna bakılıp erken dönemde müdahale şansının yakalanabileceğini anlattı. Bu kadar hızla yayılan bu hastalık için kişisel takip ve tedavinin son derece önemli olduğunu vurgulayan Ayvaz, ''Eğitim ve yaşam tarzında değişikliklerle bu yayılmanın yavaşlatılması mümkündür, ancak bunun bir devlet politikası haline getirilmesi gerekir. Bu alanda ülkemizde birçok adım atılmış olması sevindirici'' şeklinde konuştu.


06 Jan 2011
Diyabet günü toplantısında konuşan 9. Cumhurbaşkanı Demirel, “Hayatı sevin. Hayatı seven kişilerde yaşama gücü vardır, hayattan bıkanlar boş verir” dedi. ANKARA - Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, diyabet hastalarının beslenmelerine önem vermesi gerektiğini belirterek, ''Disipline uyarsanız şeker korkulacak bir şey değildir ama uymazsanız korkulacak bir şeydir'' dedi. Dünya Diyabet Günü dolayısıyla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde düzenlenen toplantıya katılan Demirel, kişilerin kendi sağlıklarını korumalarının önemine işaret etti. Devletin diyabetle ilgili daha ileri bir sağlık politikası geliştirmesi gerektiğini vurgulayan Demirel, özellikle bu hastalıkla dünyaya gelen bebeklere insülin temininin önemine işaret etti. Kendisinin 29 yıldır diyabet hastası olduğunu, buna rağmen hala günde 12 saat çalışabildiğini anlatan Demirel, ''Bunu övünmek için söylemiyorum. İçinde bir öğüt var. Diyabetin icap ettirdiği disipline uyarsanız hasta değilsinizdir'' dedi. Bu hastalıkta hekimin önerilerine mutlaka uyulması, ''ye'' dediğinin yenilmesi, ''yap'' dediğinin yapılması gerektiğini vurgulayan Demirel, ''Bunları yapmazsan hasta olursun'' diye konuştu. Hekim olmayan kişilerin diyabetlilere birtakım önerilerde bulunabildiklerini ancak bunlar yerine hekimlerin tavsiyelerine uyulması gerektiğini ifade eden Demirel, ülkede hastaların hekime ulaşabilmelerinin de önemine işaret etti. Bu tür hastalıklarda disipline uymanın yolunun hayatı sevmekten geçtiğine dikkati çeken Demirel, ''Hayatı seven kişilerde yaşam gücü vardır. Hayattan bıkmışsa geniş çapta boş verir'' ifadesini kullandı. Şeker hastalığının zamanla kalp, göz, böbrek ve ayakları tahrip edebildiğini anlatan Demirel, ''Şeker öldürmez ama sebep olduğu komplikasyonlar dünyada 4. hastalık olarak görülüyor'' dedi. Diyabette kilo kontrolünün de önemli olduğunu belirten Demirel, bel çevresinin 102 santimetreyi geçmemesi gerektiğini söyledi. Diyabetin teşhisinden sonra beslenmeye önem verilmesi, şeker, un ve tuz gibi gıdalardan uzak durulması gerektiğini ifade eden Demirel, hastaların üçer ana ve ara öğün yemesi ve ihtiyaca göre kalori alınmasının önemine işaret etti. Hipoglisemiye karşı hastalara ceplerinde çay şekeri bulundurmaları tavsiyesinde de bulunan Demirel, şunları söyledi: ''İnsülin bir mucize ilaçtır. Kullanması gerekenler kullanmaktan kaçınmasın. İnsülin almayı beslenme disiplininden çıkmak için bahane gösterirseniz, bu sizi tahrip eder. İnsülin sizin aşırı iştahınızın düzelticisi değildir. Bunları uygulamazsanız mucize ilaç, mucize çare, mucize hekim beklemeyin. Disipline uyarsanız şeker korkulacak bir şey değildir ama uymazsanız korkulacak bir şeydir.'' Demirel, hastaların şifayı önce kendilerinin araması gerektiğini sözlerine ekledi. Toplantıda konuşan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nilgün Başkal da diyabet hastalığının tüm dünyada çok hızlı bir artış gösterdiğini söyledi. Hastalıkla ilgili halkı bilinçlendirmenin önemine değinen Başkal, Dünya Diyabet Günü'nün bu amaçla düzenlendiğini bu yılki temanın ''Diyabeti anlamak ve kontrol altına almak'' olarak belirlendiğini bildirdi. Çok sayıda diyabet hastasının dinleyici olarak katıldığı ve uzmanlara sorular yönelttiği toplantıda, diyabetle ilgili bir tiyatro gösterisi ile konser sunuldu. Toplantının sonunda Demirel'e toplantıya katılımından dolayı bir plaket verildi.


06 Jan 2011
Diyabet tedavisinde ortaya çıkan kan şekeri, tansiyon ve kilo kontrolü sorunları için yeni bir molekül geliştirildi. İSTANBUL-Dünya nüfusu yüzde 30 artarken diyabetin yüzde 114 artması Dünya Sağlık Örgütü’nün tüberküloz ve AIDS’in yanı sıra diyabete de özel bir önem vermesine neden oldu. Diyabet hastalığındaki artış Türkiye için de önemli bir sorun oluşturuyor. Türkiye’de şu anda 6 milyon diyabetli hasta bulunuyor. Her yıl 250 bin kişi diyabet hastası oluyor. Diyabet tedavisindeki sorunlar ve güncel gelişmeler Four Seasons Bosphorus Hotel’de düzenlenen bir toplantıyla ele alındı. Toplantıya konuşmacı olarak Patna Diyabet Bakımı ve Araştırma Merkezi Direktörü (Hindistan) Ajay Kumar, Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, Novo Nordisk Danimarka Kıdemli Baş araştırıcı Dr. Lotte Bjerre Knudsen ve Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Mads Bo Larsen katıldı. DİYABET HASTALIĞININ YETERSİZ KONTROLÜNE BAĞLI OLUŞAN SORUNLAR Türk Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, toplantıda diyabet tanısından sonra yaşam beklentisinin yüzde 30 azaldığını, kalp krizi nedeniyle ölüm riskinin 2-3 kat, inme riskinin 2 kat arttığına dikkat çekti. Diyaliz hastalarının yüzde 40’nın diyabet hastalarından oluştuğunu da hatırlatan Prof.Dr. Temel Yılmaz, hastaların yüzde 30’unda da körlük geliştiğini söyledi. GİZLİ DİYABET HASTALARININ ALACAĞI ÖNLEMLER Düşük kan şekeri, insülin direnci gibi sorunları olan kişilerde de diyabet görülme riskinin arttığına işaret eden Prof. Dr. Temel Yılmaz, “Bu dönemde eğer diyet ve egzersize başlanırsa diyabet riski yüzde 58 oranında geri çevriliyor. Gerektiğinde ilaçta kullanılabilir. Ancak bu dönemde metformin etken maddeli ilaç kullanıldığında bu ilacın yüzde 61 oranında, akarboz etken maddeli ilaçların yüzde 26 oranında etkili olduğunu görüyoruz. Bu sonuçlar yaşam tarzı ve diyet değişikliğinin mutlaka benimsenmesi gerektiğini ortaya koyuyor” dedi. KAN ŞEKERİ KONTROLÜ DİYABETE BAĞLI SORUNLARI AZALTIYOR Patna Diyabet Bakımı ve Araştırma Merkezi Direktörü (Hindistan) Ajay Kumar, ise 3 aylık kan şekeri ortalamasını belirleyen HbA1c’de yüzde1’lik düşüş sağlanmasının bile mikro damar sorunlarında yüzde 37, makro damar sorunlarında yüzde 14, diyabete bağlı ölümlerde de yüzde 21 oranında azalmaya neden olduğunu söyledi. Tip 2 diyabetin ilerlemesine bağlı olarak kan şekeri kontrolünün güçleştiğine, hastaların kilo aldığına, kalp hastalıkları riskinin arttığına ve beta hücresi yetmezliğinin de tırmandığına dikkat çeken Dr. Kumar, “Diyabet tedavisinde kullanılacak ilaçların hem kan şekerini iyi kontrol etmesi, beta hücresi kaybını azaltması ve kilo almayı önlemesi büyük önem taşıyor” diye konuştu. YENİ GELİŞTİRİLEN MOLEKÜLÜN ÖZELLİKLERİ NELER? Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Mads Bo Larsen ise, yakın gelecekte Türk tıbbının da hizmetine girecek GLP-1 analogu tedavilerinin geliştirilmesine ciddi kaynak ayırdıkların belirtti. Larsen Tip 2 Diyabet tedavisinde sıkça karşılaşılan kan şekerinin ani düşüşleri (hipoglisemi), yüksek tansiyon ve kilo alımı gibi yan etkileri ortadan kaldıracak olan bu yeni tedavinin yakında Türkiye’ye de gireceğini söyledi. Novo Nordisk Danimarka Kıdemli Baş araştırıcı Dr. Lotte Bjerre Knudsen ise günde bir kez uygulanan liraglutid etken maddeli ilacla ilgili araştırmalar konusunda bilgi verdi: “Vücutta öğünlerden sonra bağırsaklarda üretilip pankreastan insülin salgılatan doğal GLP-1 hormonu, DPP-4 enzimi tarafından hızlıca parçalandığı için bu güne kadar tedavide zorluklar yaşanmaktaydı. Yıllarca süren araştırmaları sonucunda DPP- 4 enzimine dirençli bir GLP-1 molekülü üretmeyi başardık. Kan şekeri seviyemizi, dolayısı ile tansiyonumuzu ve kilomuzu da kontrol edebilen dahili bir güvenlik anahtarı GLP-1'den Tip2 diyabetin kötüleşmesi ve ilerlemesini önleyebilecek Liraglutid adlı moleküle ulaştık. Liraglutidin diyabetteki etkisi ve sonuçları LEAD programı ile 40 farklı ülkede 4.000'den fazla hastanın katılımıyla sürdürülmüş 6 büyük çalışmayla saptandı. Bu farklı çalışmalar ortak sonuç olarak, bu yeni tedavinin hızlı, sürekli ve stabil bir kan şekeri kontrolü sağladığını gösteriyor. Bu etki özellikle liraglutidin birincil tedavi olarak tek başına kullanıldığı 52 haftalık çalışmada öne çıkıyor. LEAD çalışmaları liraglutid tek başına kullanıldığında veya varolan tedavilere eklendiğinde, hastaların en az yüzde 50'si Amerikan Diyabet Cemiyeti'nin belirlediği hedef HbA1c değeri olan %7'nin altına ulaşabiliyor.”


06 Jan 2011
Gebelik döneminde diyabet gelişen kadınların özel bir beslenme biçimi benimsemeleri gerekiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Emel Unutmaz, herhangi bir sağlık sorunu gelişmemesi için beslenmede alınacak önlemleri sıraladı.iSTANBUL-Hamilelerin yüzde 2’sinde gebelik diyabeti gelişebiliyor. Medical Park Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Emel Unutmaz, bu durumda gebelikte doğru ve bilinçli beslenmenin daha fazla önem taşıdığını belirtiyor: Beslenme ve Diyet Uzmanı Unutmaz'ın önerileri şöyle: • Gebelik döneminde kişinin karşılaşabileceği sağlık problemlerinden birisi de gestasyonel diyabet (gebelik şekeri) dediğimiz gebelikte çıkan şeker hastalığıdır. Daha önce diyabeti (şeker hastalığı) olmayan gebelerin yüzde 2 kadarında gestasyonel diyabet çıkabiliyor. • Gebeliği takip eden doktor tarafından gebeliğin 24 – 28. haftalarında yapılan şeker yüklemeleri ile tanısı konuyor. Biz diyetisyenler de kişiye özel, anne ve bebeğin sağlığını koruyacak, geliştirecek, hem anne hem de bebeği tüm besin ihtiyaçlarını karşılayacak bir beslenme programı oluşturuyoruz. Amaç anne ve bebeğin iyi beslenmesi, bunun sonucunda istenilen kan değerlerine ulaşılması, istenilen ölçüde kilo artışı sağlanılmasıdır. Anne karnındaki bebeğin sağlığı annenin yeterli ve dengeli beslenmesi ile mümkündür. Ancak fazla kilo alma riskine karşı kontrol de çok önemlidir. • Gebelikte anne metabolizmasında bazı değişiklikler olur. Beslenme, bu dönemde ayrıca önem içerir. Bu dönem genellikle ‘eksiksiz beslenme’ ile eşdeğer tutulur. Eksik beslenmenin zararları ön planda tutulur; kişi ihtiyacının üzerinde beslenmeye teşvik edilir. Aslında eksik beslenme kadar fazla beslenme de gebelikte ciddi sıkıntılar oluşturabilir. AŞERMEYE GÖRE BESLENME KİŞİYE ÖZEL ENERJİ PLANI • Günlük alınması gereken enerjinin dağılımı önemlidir. Toplam enerjinin yüzde 15’i proteinlerden, yüzde 30’u yağlardan ve yüzde 55’i de kompleks karbonhidratlardan karşılanmalıdır. Gebelikte kişinin alması gereken enerji; yaşına, boyuna, olduğu kiloya, gebeliğin başından itibaren aldığı kiloya ve fiziksel aktivite düzeyi gibi kişi ile bağlantılı parametrelere göre hesaplanır. • İhtiyacı olan enerjiyi hangi besinlerden alacağı diyetisyen ve anne adayı ile birlikte düzenlenmelidir. Gebelik döneminde beslenme önemli olduğu kadar hassastır da. Bazı besinlere karşı iştahsızlık veya tam tersi fazla aşerme gibi konular olabilir. Bu gibi durumları diyetisyeni ile paylaşan anne adayına özel program hazırlanmalıdır. KİLODA İPİN UCUNU KAÇIRMAYIN • Gestasyonel diyabette kilo artışı fazla olabileceği için bu riski düşünerek daha gebeliğin başından yani gestasyonel diyabeti tanısı almadan önce kontrollü gitmek gerekir. Eğer gebeliğe olması gereken kilonun üzerinde başladıysanız (BKI yani Beden Kitle İndeksi 25’in üzerinde ise) ilk 3 aylık dönemde kilo alınmaması gerekir. BKI = kilo / boy(m) X boy (m) 18,5 altı Zayıf 18,6 – 24,9 Normal 25,0 – 29,9 Şişman 30 ve üzeri Obez Normalde de gebelikte 9 – 12 kg normal, fazla kilo ile başlandıysa 7 – 8 kg, düşük kilo ile başlandıysa 17 – 22 kg ağırlık kazanımı normaldir. KARBONHİDRATI DOĞRU ADRESTEN ALIN! • Gebelik şekerinde de normal diyabetteki gibi en önemli besin öğesi karbonhidratlı (şekerli) besinler. Ancak bu noktada şöyle bir yanlış anlaşılma da olmamalı; karbonhidratlı besinler kan şekerini yükseltir diye, gestasyonel diyabette diyetten çıkartılmaz. Yapılan çalışmalar da göstermiş ki; gebelikte yeterli protein ve yağ alınsa dahi eksik karbonhidrat bebeğin beyin gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluşturur. • Karbonhidratlarda önemli nokta; ne kadar karbonhidrat gerektiğinin iyi hesaplanması ve kişinin ihtiyaç duyduğu karbonhidratı günün hangi saatlerinde, ne kadar ve hangi besinlerle karşılayabileceğini öğrenmesidir. Kan şekerini hızlı yükselten basit şekerler yerine lif miktarı yüksek, kan şekerini daha yavaş yükselten, sağlığı geliştirmede daha etkin kompleks karbonhidratları seçmek faydalı olacaktır. • Kompleks karbonhidratlar; tam tahıl taneleri, kepekli pirinç, makarna, bulgur, tam buğday ekmekleri, çavdar, yulaf vb… Basit şekerler ise; çay şekeri, reçel, bal ve marmelat gibi gıdalardır. Diyet programında karbonhidrat kaynaklarını öncelikli olarak ekmek ve ekmek yerine geçenler ile meyve grubu besinler oluşturur. Bu besinler diyette kati suretle olmalı, ancak yenilecek miktar ve zamanlama çok iyi belirlenmelidir. • Gestasyonel diyabette sıkıntı her zaman kan şekerinin yükselmesi olmaz. Kan şekerinin düşmesi de yaşanır ve çok tehlikelidir. Bu nedenle doktorun ve beslenme uzmanının istediği periyotlarda kan şekeri kontrolü yapmak / yaptırmak, besin tüketim kaydı tutmak ve bu kayıtlar eşliğinde beslenme programını yenilemek gerekir. Annenin aldığı kilo, kan şekeri değerleri, yiyebildiği ve yiyemediği besinler göz önüne alınarak diyetisyen kontrolünde beslenme programı yenilenmelidir. ARA ÖĞÜNLERİ SAKIN ATLAMAYIN! • Öğün atlamayın. Diyabette olduğu gibi gestasyonel diyabette de kan şekerinin düşmesi oldukça sıkıntılı bir durumdur. Bunu önlemenin en güzel yolu sık aralıklarla beslenmektir. Kan şekerlerinin istenilen düzeylerde tutulabilmesi için öğün sayı ve miktarları önemlidir. Ara öğünler, öğünden 2.5 – 3 saat sonra kompleks karbonhidrat içerikli olmalıdır. KAN ŞEKERİNİ POSAYLA DÜZENLEYİN • Kan şekerini düzenlemede yardımcı besinlerin başında posa gelir. Posa, birlikte yenilen karbonhidratın kan şekerine olan etkisini azaltır. Kan şekerinin yükselme hızını yavaşlatır. Bu nedenle de tüm öğünlerimizde kalori değeri çok az olan ama vitamin, mineral ve posadan zengin olan kaynakları mutlaka soframızda olmalıdır (sebzeler). Bununla birlikte diğer karbonhidrat kaynakları da posadan zengin tercih edilmelidir. (tam buğday ekmeği, çavdar, bulgur, meyveler vb. ) 10 ALTIN KURALI UNUTMAYIN: 1. Gebe kalınan kilo, hamilelik dönemi boyunca alınacak kiloyu belirler. 2. Gestasyonel diyabeti (gebelikte şeker) olan kişinin beslenme programı, mutlaka beslenme uzmanı ile hazırlanmalıdır. 3. Diyet; anne adayına özel hesaplanmış, onun seveceği besinlerden oluşmalı ve sosyal yaşantısına uygun olmalı. 4. Öğün ve ara öğünler kaçırılmamalı 5. Hangi besinler karbonhidrat içerir öğrenilmeli. Buna göre öğünde alması gereken karbonhidrat kaynağı besinleri kişi kendi seçebilmeli. 6. Gebeliği izleyen doktorun önereceği ölçüde fiziksel aktivite yapılmalı 7. Bol su içilmeli 8. Basit şekerlerden uzak durulmalı 9. Kompleks karbonhidratlara ağırlık verilmeli 10. Bol posa tüketilmeli. İŞTE BİR GÜNLÜK ÖRNEK MÖNÜ KAHVALTI 3 DİLİM ESMER EKMEK 2 DİLİM AZ YAĞLI PEYNİR veya 1 HAŞLANMIŞ YUMURTA + 1 DİLİM AZ YAĞLI PEYNİR MEVSİMİNE UYGUN BOL ÇİĞ SEBZE 5- 6 ADET ZEYTİN (TUZSUZ) ŞEKERSİZ AÇIK ÇAY ARA 1 PORSİYON MEYVE ½ KASE AZ YAĞLI YOĞURT VEYA ½ BARDAK AZ YAĞLI SÜT ÖĞLE 1 KÂSE ÇORBA 100 – 150 GRAM ET VEYA TAVUK VEYA BALIK SALATA (1 - 2 TATLI KAŞIĞI ZEYTİNYAĞLI) 3 DİLİM ESMER EKMEK VEYA EKMEK YERİNE GEÇENLER ARA 1 MEYVE 1 KÂSE AZ YAĞLI YOĞURT 1 DİLİM ESMER EKMEK VEYA EKMEK YERİNE GEÇENLER AKŞAM 1 KÂSE ÇORBA ETSİZ SEBZE YEMEĞİ 1 KASE AZ YAĞLI YOĞURT 2 DİLİM ESMER EKMEK VEYA EKMEK YERİNE GEÇENLER


06 Jan 2011
Türk Kardiyoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Ömer Kozan, bir yılda 230 bin kişinin kalp damar hastalığına yakalandığını, yarısının bu nedenle öldüğüne dikkat çekerek, "Haftada 150 dakika yürüyün. Riski yarı yarıya azaltın" dedi. İZMİR-Türk Kardiyoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Ömer Kozan, Türkiye'de yılda 230 binin üzerinde kalp ve damar hastalığına yakalanan kişi olduğunu, bu kişilerin yüzde 50'sinin hayatını kaybettiğini belirterek, ''Böyle giderse 2015-2020'de yıllık hasta sayısı 400 bine çıkacak'' dedi. Türkiye'de ve dünyada en çok ölüm nedeninin kalp ve damar hastalığı olduğunu belirten Prof. Dr. Kozan, kalp ve damar hastalıklarının önlenebilir olduğunu, bunun için insanların yaşam biçimini değiştirmesi gerektiğine dikkati çekti. Kalp ve damar hastalıklarının önüne geçebilmek için vatandaşlara yönelik çeşitli etkinlikler düzenlediklerini anlatan Prof. Dr. Kozan, sigara, alkol, hareketsizlik, kilo, yüksek tansiyon, kolesterolün bu rahatsızlığa yol açtığına işaret etti. SİGARA 3, TANSİYON 2, KOLESTEROL 3.5 KAT RİSKİ ARTIRIYOR Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Prof. Dr. Kozan, toplumda en çok ölüm nedeninin kanser olduğunun düşünüldüğünü, ancak gerçeğin böyle olmadığını belirterek, ''Türkiye'de ve dünyada kalp ve damar hastalıkları ölüm nedenlerinin birinci sırasındadır. Kalp ve damar hastalıklarından ölümler, trafik kazası ve kanser gibi ölümlerin toplamından bile fazladır'' dedi. Kalp ve damar hastalığı riskini sigara içiminin 3, yüksek tansiyonun 2, kolesterolün 3.5 kat, şeker hastalığının 2.5 kat artırdığını vurgulayan Kozan, sigarayı, alkolü bırakıp, sağlıklı yiyecekler yiyip, ideal kiloya ulaşılmanın hastalığa yakalanma riskini azalttığına dikkati çekti. YILDA 230 BİN KİŞİ KALP VE DAMAR HASTALIĞINA YAKALANIYOR Sigaranın, şişmanlığın, hareketsizliğin, alkolün insanın yaşam süresini kısalttığını ifade eden Prof. Dr. Kozan şöyle konuştu: ''Türkiye'de yılda 230 binin üzerinde kalp ve damar hastalığına yakalanan var. Bu kişilerin yüzde ellisi hayatını kaybediyor. Böyle giderse 2015-2020'de yıllık hasta sayısı 400 bine çıkacak. Kalp ve damar hastalığına neden olan unsurlar, değiştirilebilir şeyler. Sigaraya bağlı ölümlerin en önde gelen nedeni kalp krizi ve inmedir. Sigara yağlanma ve tıkanıklığa neden oluyor. Kalp ve beyin damarlarını tıkıyor. Şişmanlık her şeyin başı. Toplum olarak şişmanız. Şişmanlık yaşam süresini kısaltır, yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Göbekten şişmanlık kalp damar hastalığıyla direk ilgili. Tansiyon sessiz katildir. Yüksek tansiyon, felç, kalp yetersizliği, kalp krizi böbrek yetmezliği, görme kaybına neden olur. Bu düşmanları yenmek elimizde. Haftada 150 dakikalık yürüyüş kalp damar hastalığı riskini yarı yarıya azaltır. Mutlaka yürüyüş yapmak lazım. Akşam, sabah demeden yürüyüş yapılmalı. Koşu bandı alıp da koşturup durmak yanlıştır. Aheste aheste yürümek, yürüyüş süresini uzatmak doğru olandır. Yağlar uzun egzersizler sonucu erir. Neredeyse tuvalete bile arabayla gidecek duruma geldik. Ayda 1-2 kilo vermek en ideali. Hamur işini, tatlıları kesmek lazım. Sigarayı, alkolü bırakıp hareketli, kolesterolden, tuzdan uzak, fast food türü yiyeceklerden uzak bir yaşam sürersek, bu rahatsızlığa yakalanma riskini düşürmüş oluruz.'


06 Jan 2011
Kalbin olumsuz etkilenmesi TV ışınlarından değil, saatlerce hareketsiz oturmaktan kaynaklanıyor. WASHINGTON - Avustralya'da yapılan bir araştırma uzun süre televizyon karşısında kalmanın kalp hastalıkları açısından risk oluşturduğunu ortaya koydu. Araştırma 6 yıllık bir süreçte yapıldı ve 25 yaş üstü 8 bin 800 kişi izlemeye alındı. Araştırma sonuçlarında günde 4 saat veya daha fazla televizyon karşısında kalanların, 2 saatten az izleyenlere göre kalp rahatsızlığından ölme ihtimalinden yüzde 80 daha fazla olduğu görüldü. Bu kişilerin sadece kalp rahatsızlıkları açısından değil, herhangi bir sebepten ölme olasılığının da az TV izleyenlere göre yüzde 46 fazla olduğu sonucuna varıldı. Ölçümleme süreleri dışında televizyon karşısında geçirilen her ek bir saatin, kalp rahatsızlığından yaşamını yitirme riskini yüzde 18, genel sebeplerden ölüm riskini de yüzde 11 artırdığı bulgusu elde edildi. Katılanların yaşları, sigara kullanımı, tansiyonları gibi sağlık konuları hesaba katıldığında bile bu oranların değişmediği saptandı. GERÇEK SEBEP, HAREKETSİZ KALMAK Bu "tehlikeli" sonuçları ortaya çıkaran etkenin televizyon ışınları değil, izleyicinin ekran karşısında hareketsiz kalması olduğu bildirildi. Araştırmayı yöneten Dr. David Dunstan, sorunun, televizyon karşısında "yanlış oturmaktan" kaynaklandığını belirtti. Araştırma yorumlanırken, çok uzun süre televizyon karşısında oturmanın kas hareketlerini kısıtladığı ve bunun da kan dolaşımından metabolizmanın genel işlevselliğine kadar pek çok açıdan olumsuz etki yaptığına işaret edildi. Bu tür etkenlerin daha sonra yapılacak egzersizlerle telafi edilmediği de belirtildi. Bu olumsuz etkilerden kurtulmak için Dunstan, TV izleyicilerine “reklam aralarından yararlanmalarını” ve bu sürelerde kalkıp ev içinde dolaşılmalarını tavsiye etti.


06 Jan 2011
Araştırmalar ilk kalp krizini izleyen 1 ay içinde ölüm riskinin 6 ay içinde ölüm riskinin ve yeniden hastaneye yatma gereksiniminin kadınlarda daha yüksek olduğunu gösteriyor. İSTANBUL-Aşırı kilo, hareketsizlik ve menopoza bağlı olarak östrojen hormonunun eksikliği kadınlarda kalp krizi riskini artırıyor. Araştırmalar kalp krizinin kadınlarda da ilk ölüm nedeni olduğunu gösteriyor. Memorial Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Özlem Esen, yeni araştırmaların kadınların ilk kalp krizinden erkeklere oranla daha olumsuz etkilendiğini gösterdiği belirtiyor ve şöyle konuşuyor: "Bilimsel bir çalışmada, ilk kalp krizini izleyen 1 ay içinde ölüm riskinin, 6 ay içinde de ölüm riski ve yeniden hastaneye yatma gereksiniminin erkeklere göre kadınlarda daha yüksek olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar, ilk kalp krizinden sonra kadınlarda ölüm riskinin erkeklere göre %70 daha fazla olmasının, hastalığın daha ağır seyretmesinden ve kalp kriziyle ilişkili komplikasyonlardan kaynaklanabileceğini saptamışlardır. Menopoz döneminde ve ileri yaşta daha çok dikkat edilmeli Kadınlarda kalp krizi riski, menopoz dönemi yaklaştıkça artmakta ve bu artış, yaş ilerledikçe devam etmektedir. Çalışmalarda, menopoz sonrası dönemde olan kadınların kanlarındaki kolesterol düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. MUTLAKA BİR UZMANA BAŞVURUN Kadınlar yaşlandıkça azalan östrojen düzeyi ile birlikte kalp hastalıkları ve inmeye karşı olan direnç de azalıyor. Altmış yaşına kadar 5 erkekten biri bir koroner kalp hastalığı ile karşılaşırken bu oran kadınlar için 1/17 olarak saptanıyor. 60 yaş üzerinde ise hastalığın görülme riski her iki cins için de eşitleniyor. Yüksek tansiyon, diyabet, obezite, sigara alışkanlığı gibi risk faktörleri olan kadınlara mutlaka hekim kontrolünde olmaları öneriliyor.


06 Jan 2011
Her 10 kişiden birinde görülen depresyon hastalığı etkili tedavi edilmezse yüzde 15 oranında intiharla sonuçlanabiliyor. Ayrıca diyabet ve kalp hastalıklarına neden oluyor. Ama araştırmalar ABD'de bile hastaların yarısının tedavi görmediğini gösteriyor. ANTALYA-Türkiye Psikiyatri Derneği'nin kongresinde biraraya gelen uzmanlar tedavi edilmeyen depresyonun hem intihara hem de yeti kaybına neden olduğu konusunda uyarıda bulundular. iyi tedavi edilmeyen depresyonun alkol ve madde kullanımı ihtimalini artırdığına da dikkat çektiler. Türkiye Psikiyatri Derneği Duygudurum Bozuklukları Koordinatörü Prof. Ömer Aydemir, bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşıldığına dikkat çekti. Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissettiğini hatırlatan Aydemir, depresyon belirtilerini şöyle sıraladı: "1. Duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi 2. Düşünce olarak durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması, kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi, 3.Davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve 4. Bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır. " İLAÇLARLA TEDAVİ BAŞARISI YÜZDE 80 İyi tedavi edilmemiş depresyonun bedensel hastalıklara da zemin hazırladığına işaret eden Prof. Dr. Ömer Aydemir, şunları ekledi: "Kalp ve diyabet, kalp hastalıkları gibi bedensel hastalıkların gidişini kötüleştirip ölüm riskini dahi arttırmaktadır. Depresyon mutlaka psikiyatri hekimleri tarafından etkili biçimde tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırmada depresyon hastalarının yüzde 49’u hiçbir tedavi görmemektedirler. Kalan yüzde 51’in ise, ancak yüzde 21’i etkili ve anlamlı bir tedavi görürken, geri kalanları ise tedavi edici değeri veya anlamı olmayan tedavilerle oyalanmaktadır. Bu nedenle depresyon doğru tanınmalı ve tedavi edilmelidir. Antidepresan ilaçlar bir hastalığı tedavi etmede kullanılan bir grup ilaçtır. Hiçbir zaman bir moral dopingi, mutluluk ilacı, uyuşturarak dertleri unutturan bir madde veya alışkanlık yapan bir ilaç değildir. Tedavide kullanılan ve beynin çalışmasında düzenlemeler yaparak kimyasal maddelerdir. Antidepresan ilaçlar depresyon hastalığında başarıyla kullanılmakta ve %80’lere varan yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır.


06 Jan 2011
Kalp krizinin yüzde 60'ının görünürde sağlık sorunu olmayan ama göbekli insanların geçirdiğine dikkat çeken Metabolik Sendrom Derneği yönetim kurulu üyeleri, "Göbekli olmak hastalığa ve ölüme davetiye çıkarıyor" uyarısını yaptı. ANTALYA-Göbekteki yağ kalp krizini tetikliyor. Göbeği olan insanlarda kan şekeri değerininin, tansiyonun ve kolesterolün yükseldiğine dikkat çeken Metabolik Sendrom Derneği yönetim kurulu üyeleri, "Göbeğiniz varsa ama sağlık şikayetiniz yoksa da bu sağlıklı olduğunuz anlamına gelmiyor. Her an kalp krizi geçirebilirsiniz" uyarısını yaptı. Uzmanlar halkı beyaz pirinçle yapılan pilavdan dönüp bulgur pilavı tüketmeye ve beyaz ekmek tüketmekten vazgeçmeye çağırdı. Toplumda her 10 kişiden birinde gizli şeker olduğuna dikkat çeken Dernek Başkanı Prof. Dr. Aytekin Oğuz bilim insanları, bu risk faktörünün de kalp krizine davetiye çıkardığını hatırlattı. Metabolik Sendrom Derneği'nin 7. 'Metabolik Sendrom Sempozyumu' Antalya Belek'te yapıldı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'ndan Prof. Dr. Sadi Güleç, metabolik sendromun temelinde yatan şeyin bel çevresi kalınlığı olduğuna işaret etti. Prof. Dr. Güleç, şöyle konuştu: "Bel çevresinde toplanan yağlar vücuda daha çok zarar veriyor. Bel çevresindeki yağlardan salgılanan maddeler kalbe ve damarlara çok zararlı. Kalp krizlerinin yüzde 90'ının sebebi kolesterol, şeker, sigara ve tansiyonla izah edilebilir. Bunlar olmasaydı kalp krizi geçirenlerin yüzde 90'ı ölmeyecekti. Bunlar önlenebilir sebepler, önlenebilir sebeplerden de ölüm izah edilemez. Bu, kaza olacağı kesin bir arabanın içinde emniyet kemeri takmamak gibi bir şey. Kalp krizlerinin yüzde 60'ı hiç sağlık şikayeti olmayanların başına geliyor. Şikayet olmaması sağlıklı olduğunuz anlamına gelmiyor. 3 önlenebilir sebebin hepsi göbeklilikte var. Göbeği olan insanda şeker değerleri bozuluyor, yüksek tansiyon ve kolesterol oluyor. Daha önceleri göbekli olmak estetik bir kaygı olarak ele alınırdı ancak, göbekli olmak hastalığa ve dolayısıyla ölüme davetiye çıkarıyor." DİYABETE DİKKAT PURE Türkiye Sağlık Çalışması sonucuna göre 10 kişiden 1'inin diyabet hastası olmamasına rağmen kalp krizi geçirme riski taşıdığını söyleyen Metabolik Sendrom Derneği Başkanı Prof. Dr. Aytekin Oğuz, şöyle konuştu: "Yapılan çalışmaya göre 35 yaş üstü 4 kişiden birinin kan şekeri değeri normal sınırda değildir. Her diyabetliden 3'ü kan şekerini kontrol edememektedir. Diyabet sıklığı 50 yaşından sonra artış göstermektedir, 60 yaşından sonra oran yüzde 30'lara çıkmıştır. En riskli şey farklı yaklaşımlarla obezite ile mücadele etmek. Şu ana kadar şişmanları zayıflatacak mucize bir ilaç bulunamadı, bu ilaçların kullanımını onaylamıyoruz." MUTFAKTA YASAKLI YİYECEKLER LİSTESİ Metabolik Sendrom Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Yüksel Altuntaş ise, karın bölgesi yağlanan kişilerin kalp zarlarının da yağlandığını belirterek, en zararlı yağ dokusunun kalbin etrafındaki yağ dokusu olduğunu söyledi. Prof. Dr. Altuntaş, toplumun 3'te 2'sinin insülin direnci olduğunu, 1997'ye kadar diyabet sınırı kan şekerinin 140 olduğunu ifade ederek, "Şimdi 100'e indi. Türkiye'de mutfak alışkanlığı değişmeli. Pirinç pilavının kan şekerini yükseltme hızı fazla. Türk halkı geleneksel yemeği bulgura dönmeli, bunu da sebzeyle pişirmeli. Beyaz ekmeğin sofradan kalkması gerekiyor" dedi. MAKARNA VE HAMUR İŞİNİ YÜZDE 50 AZALTIN Metabolik Sendrom Derneği Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ da, asla yenilmeyecekler listesinde sofra şekeri ve bundan yapılan her ürünün bulunduğuna işaret etti. Karşıdağ, şöyle devam etti: "Şeker, mayonez, ketçap, cips ve meyve suyu tüketilmemeli. Ekmek yemeğinsuyuna batırılıp yenilmemeli. Makarna, pilav, ekmek, kızartma ve hamur işleri tüketimi yüzde 50 azaltılmalı. Az ve sık beslenilmeli. Günde 3-5 öğün meyve tüketilmeli. Öğle ve aşkam mutlaka salata yenilmeli. Yağı azaltılmış yoğurt, peynir ve süt tüketilmeli. 2 maymun üzerinde yapılan bir araştırmadan da örnek veren Prof. Dr. Karşıdağ şunları söyledi: "Kardeş iki maymunu alıp, aynı ortama koyuyorlar, yaşam şartları ve yemek çeşitleri aynı. İkisine de 2 bin kaloriye eşdeğer yemek veriliyor ve 20 yıl takip ediyorlar. Birinin yaşlanmadığı görülüyor, hareketli davrandığı ve kireçlenmesi olmadığı görülüyor, kanında kolesterol değeri normal bulunuyor. Diğerine ise verilen yemeğin miktarı yüzde 30 artırılıyor. Bu maymunda ise 20 yıl sonra sırtta kamburlaşma, kireçlenme görülüyor, hareketleri yavaşlıyor. Daha az kalori verilen hayvan daha genç görünüyor."


06 Jan 2011
"Aşırı çalışmak öldürür" söylemini bilimsel çalışmalar da doğruladı. Avrupa Kalp Dergisi'nde geçen ay yayınlanan bir araştırmada günde 4 saat fazla çalışmanın kalp hastalığı riskini yüzde 60 oranında artırdığı belirlendi. İSTANBUL-Küreselleşen dünyada ekonomik kriz ve işsizliğin yanısıra çalışanların da çalışma sürelerinin uzaması sağlığa da darbe vuruyor. Öyle ki, günde fazladan 4 saat mesai yapan bir çalışanın kalp hastası olma riski yüzde 60 artıyor. Amerikan Hastanesi Kardiyoloji uzmanlarından Dr. Tolga Özyigit, Avrupa Kalp Dergisi'nde geçen ay yayınlanan araştırma da bu sonucun ortaya çıktığına dikkak çekiyor. Özyiğit şöyle konuşuyor: "Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre Türkiye’de tüm çalışanların yaklaşık yüzde 50’si haftada 50 saatin üzerinde çalışmakta. Peki bu durumun sağlık üzerine herhangi bir etkisi var mı? Araştırmalar fazla çalışmanın, hipertansiyon, uyku bozuklukları, depresyon gibi hastalıklara neden olabileceğini ortaya koyuyor. Avrupa Kalp Dergisi’nde geçtiğimiz ay sonuçları yayımlanan bir çalışmada; yaşları 39 ile 61 arasında değişen ve başlangıçta herhangi bir kalp hastalığı olmayan 6.014 İngiliz devlet memuru, yaklaşık 11 yıl boyunca takip edilmiş ve çalışma saatlerinin uzunluğu ile kalp hastalığı arasındaki ilişki araştırılmış. Çalışmanın sonucu gösteriyor ki günde normalden 3 saat ve daha fazla çalışan insanların kalp hastalığına yakalanma riski (kalp krizi ve ölüm dahil) daha az çalışanlara göre yüzde 60 daha fazla. Kişinin kendisine ayıracak yeterli vaktinin olmaması, sürekli gerginlik, uyku süresinin kısalması ve kalitesinin bozulması vücutta birtakım hormonal ve biyokimyasal değişikliklere neden olarak zaman içinde kalp damar sistemine zarar vermekte. Aşırı stres bir risk faktörü olarak kabul edilmekle birlikte bahsedilen çalışmada stres düzeyi düşük olanlarda dahi fazla çalışma ile kalp hastalığı riskinin arttığı gösterilmiş."


06 Jan 2011
Damar çapındaki artışa bağlı olarak omurgada oluşan baskı nedeniyle bel ağrısıyla belirti veriyor. 50 yaş üstündeki herkese bir kez karın ultrasonu çektirmesi öneriliyor. Google Yahoo Facebook Mixx Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Bu Nedir? 23.02.2010 13:44:02 İSTANBUL-Sinsice ilerleyen bir sağlık sorunu olan ve genellikle damar sertliğinden kaynaklanan aort anevrizması, vücudun tüm damarlarında oluşabiliyor. Patlayarak ölüme bile neden olan aort anevrizmasının erken tanısı için 50 yaşını geçiren herkesin karın içi bilgisayarlı tomografi ya da ultrasonografi çektirmesi öneriliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kardiyovasküler Cerrahi Uzmanı Doç Dr. Erdal Aslım, en sık görülen belirtinin damar çapındaki artışa bağlı olarak omurgada oluşan baskı nedeniyle gelişen bel ağrısı olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Aort genişlemesi çevresindeki organlara baskı yapmaya başladığında, sorunun bulunduğu bölgeye göre; yutma güçlüğü, öksürük, nefes almada güçlük, karın veya bağırsak içinde oluşan ani kanamalar gibi yakınmalar da oluşturabiliyor. Kontrol amaçlı tetkikler yapılmadıysa hastada anevrizma tespit edilemiyor. Anevrizmanın ilerlemesine karşın bir önlem alınmadığı için damar daha fazla şişiyor ve sonunda içindeki basınca dayanamayarak bir balon gibi patlıyor. Anevrizma yırtılırken buna şiddetli bir ağrı, bulantı ve kusma eşlik edebiliyor. Karın aortu yırtıldığında kan bir anda karın içerisine boşalıyor, kan kaybına bağlı tansiyon düşmesi ile hasta şoka giriyor. Organlara giden kan akımının durması ile hastanın yaşamı ciddi şekilde tehlikeye giriyor." ERKEN TEŞHİS İÇİN NE YAPILMALI? Aort anevrizmanın rutin bir tetkiki yok. Ancak ülkemizde 50 yaş üzerindeki herkesin daha önce yaptırmamışsa bir kez karın ultrasonu veya tomografi çektirmesi öneriliyor. Doç Dr. Erdal Aslım şunları söylüyor: "Eğer aort çapları normal değerlerde ise hastanın kontrollerini 3 – 5 yılda bir yaptırması yeterli geliyor. Ancak 3–3,5 santime ulaşan bir aort tespit edilmişse hastanın takip altına alınabilmesi için ilk yıl altı ayda bir ultrasonla takip edilmesine karar veriliyor. Bu tetkiklerde damarlarda genişleme bulgularına rastlanmazsa rutin kontrollere yılda bir devam ediliyor. Damarın 5 santime yaklaştığı tespit edilirse kontrol süreleri yine 6 ayda bire indiriliyor ve hastanın mevcut yan hastalıkları, yaşı ile sahip olduğu risk faktörlerine bağlı olarak hangi tip müdahalenin ne zaman yapılacağına karar veriliyor. ANEVRİZMA TEDAVİSİ Doç. Dr. ;Erdal Aslım, anevrizmanın tedavisi ve takibiyle ilgili şöyle konuşuyor: "Küçük çaplı anevrizmalar 6 ay veya 1 yıl gibi aralıklar ile ultrasonografi ile takip ediliyor. Eğer 2cm’lik bir damarın çapı 3 cm’in üzerine çıktığı zaman anevrizma deniliyor. Ama bütün aort anevrizmaları ameliyat edilmiyor. Çünkü yapılan müdahalelerin de bir takım riskleri bulunuyor. Amerika ve Avrupa’da yapılan araştırmalarda aort çaplarının 5,5 cm'e ulaşana kadar genellikle bir yırtılma ile karşı karşıya kalınmadığı, çap 5,5 cm’i geçtikten sonraki yırtılma riskinin logaritmik olarak arttığı gözleniyor. Takip döneminde bazı önlemler alınıyor Damar belli bir genişliğe ulaşana kadar hastanın takip edildiği dönemde, bazı önerilerde bulunuluyor" ALINABİLECEK ÖNLEMLER • Hasta ıkınma hareketinden uzak durmalı. Ağır şeyler kaldırmamalı. Kabızlık problemi varsa bunlara yönelik önlemler alınmalı. Çünkü ıkınma karın içindeki basıncı artırıyor. • Zayıflamış damar duvarına sahip olan damar hattının içinden geçen kan akımının mümkün olduğunca düşük basınçta olması gerekiyor. Bu sebeple hastanın yüksek tansiyon sorununu çözmesi şart. Eğer hasta yüksek tansiyon ile yaşıyor ise mutlaka etkili düzeyde bir anti hipertansif tedavi altına alınması gerekiyor. Antihipertansif tedavi uygulanırken, “beta bloker” denilen damar duvarını biraz daha sıkılaştırarak direnci arttıran ilaçların alınmasını da tavsiye ediliyor. • Kandaki yağ oranının azaltılması gerekiyor. • Yapılan araştırmalara göre sigara içenlerin içmeyenlere göre daha fazla yırtılmalarla karşı karşıya kaldığı ortaya konmuş. Bu sebeple sigara içilmemesi gerekiyor. • Yani imkanlar dahilinde öncelikle mevcut risk faktörlerini en aza indirgenmeye çalışılıyor. DAMARA MÜDAHALE YÖNTEMLERİ Damarda ani bir çap artışı olduğunda ek tetkikler veya müdahaleler gerekebiliyor. Bu müdahalelerde günümüzde 2 farklı yöntem kullanılıyor: • Açık Operasyon: Karının açılıp damarın genişlediği bölgenin üst ve alt kısımlarından dolaşımın durdurulup genişlemiş damarın suni bir damar ile değiştirilme işlemidir. Genellikle %6–8 komplikasyon riski ile uygulanılabiliyor. • Kapalı “Endovasküler” yöntem: Genellikle kasık bölgelerinin açılıp kasık damarının içinden karın içine genişlemiş damar bölgesine damar içinden anjiyografi eşliğinde genişlemiş damarın üst ve alt kısımlarının arasına içi stent ile desteklenmiş suni bir damar yerleştiriliyor. Bu işlem, yaklaşık %1–2 komplikasyon riski ile uygulanılabiliyor. Hangi hastaya ve hangi anevrizmaya bu iki metottan hangisinin uygulanacağına damarlarının anatomik yapısı, hastanın yaşı ve ek hastalıkları göz önüne alınarak karar veriliyor. AMELİYAT SONRASINDA YAŞAM Operasyondan sonra yaklaşık olarak 2-3 ay süren bir nekahat dönemi gerekiyor. Bu dönemde 5kg’dan fazla yük kaldırmamak, düzenli yürüyüşler yapmak ve dinlenmek gerekiyor. Sigara içmek, hipertansiyon, yüksek kolesterol, şeker hastalığı, obezite gibi risk faktörlerinin hekim yardımı ile kontrol altına alınması gerekiyor. RİSK FAKTÖRLERİ NELER? • Ailede anevrizma varlığı • Erkek olma (kadınlara göre 3 kat fazla risk) • Sigara kullanımı • Bacaklarda damar hastalıklarının var olması • Hipertansiyon • Kan yağlarının yüksekliği • “Marfan sendromu” ya da “sistemik lupus”, “ ehlers danlos sendromu” gibi doğuştan gelen bağ dokusu hastalıkları ve özellikle ülkemizde daha yaygın olarak rastlanan “Behçet hastalığı” gibi hastalıklara sahip olma


06 Jan 2011
İSTANBUL-50 yaşından sonra erkeklerde sık görülen iyi huylu prostat büyümesinin lazerle tedavisinde uzman doktorlar İstanbul'da buluşacak. Doktorlar 2 gün boyunca yapacakları ameliyatlarla bilgilerini paylaşacaklar. Medical Park Göztepe Hastanesinden Prof. Dr. Erol, kendisinin de aralarında yer aldığı Uluslararası Prostat Eksperleri Grubunun (IPEG), lazerle prostat tedavisinde uzman 9 merkezdeki doktorlardan oluştuğunu söyledi. 2006 yılında kurulan bu grubun iyi huylu prostat büyümesi için kullanılan lazerlerin kullanımı, kullanım protokolleri ve bunlarla ilgili gelişmeleri araştırıp paylaştırdığını söyledi. GRUPTA HANGİ ÜLKELER YER ALIYOR? Grupta Türkiye'nin yanı sıra Avusturya, Almanya, İspanya, İsviçre, Hollanda ve İngiltere'deki tıbbi araştırma merkezlerinin doktor ve araştırmacıları yer alıyor. Ayrıca New York, Massachusetts ve California'daki araştırma merkezlerinden doktor ve araştırmacıların grubu destekliyor. Prostatın mesanenin altında, idrar yolunu sarmalayan, idrar yolunun içinden geçtiği kestane biçiminde, normalde 18-20 gram olan üremeye yardımcı bir bez olduğunu anlatan Prof. Dr. Erol, ''Özellikle yaş ilerledikçe prostat büyümeye başlıyor. Büyümesinin nedenleri kesin olarak bilinmiyor. Prostatın kanserleri ve büyümesi erkeklerin en büyük problemlerinden biri. Her 3 erkekten biri belli bir yaştan sonra prostat büyümesine bağlı şikayetlerle mutlaka hekime başvurmak zorunda kalıyor'' diye konuştu. LAZERLE PROSTAT TEDAVİSİ NASIL YAPILIYOR? Lazerle prostat tedavisi hakkında da bilgi veren Erol, şunları söyledi: 'Lazerler bir kaç şekilde prostat tedavisinde kullanılabiliyor. Bunlardan bir tanesi parça parça prostatı çıkarmak, bir tanesi de buharlaştırma metodu. Buharlaştırma metodunda kullanılan diyot lazer yönteminde, lazer enerjisi 100 derecenin üzerinde bir ısı oluşturduğu zaman doku içerisindeki su ve damarlardaki hemoglobin tarafından emiliyor. Yüksek ısıdaki bu enerji emildiğinde su ve damar içindeki kan buharlaşıyor. Bütünlüğü bozulan ve küçülen dokular yıkama ile atılıyor.'' Erol, bu teknikle prostat ameliyatı olanların kanama risklerinin daha az olduğunu, sonda ve hastanede kalış süresi az olduğundan günlük hayatlarına daha çabuk geçebildiklerini de dile getirdi.


06 Jan 2011
İSTANBUL- Türkiye’nin de aralarında yer aldığı 12 ülkede yürütülen Avrupa Cinsel Özgüven Anketi sonuçlandı. Ankete göre her 5 kişiden 4’ü yetersiz ereksiyon sonucunda cinsel özgüven eksikliğinin erkeğin yaşamının cinsel olmayan yönlerinde de olumsuz etkisi olabileceğini kabul ediyor. Bu erkeğin genel özgüvenini ve kendine olan saygısını etkileyerek, yaşamında genel bir özgüven kaybına yol açıyor. Türkiye’de yetişkinlerin yüzde 97’si iyi bir cinsel yaşam için erkeğin “cinsel açıdan özgüvenli olması”, yüzde 93 ise sert bir ereksiyon gerçekleştirip sürdürmesi gerektiğine inanıyor. Pfizer tarafından yürütülen ankette Türkiye’den toplam 502 erkek ve kadının ereksiyon sertliği ve cinsel özgüven ile bunların yaşam kalitesi üzerindeki etkisine yönelik tavırları değerlendirildi. Anket sonuçlarına göre, erkeklerin yüzde 79’unun “erkeğin cinsel özgüveninin en önemli unsurunun partnerini cinsel açıdan memnun edebilmesi” olduğuna inandığı ortaya çıktı. Ankete katılan kadınların yaklaşık üçte ikisi bunu doğrularken; her beş kadından üçü, partnerlerinin cinsel yaşamlarını geliştirmek için daha sert ereksiyonlar yaşamak istediklerini düşünüyor. Türkiye’de bu oranın, yüzde 36 olan Avrupa ortalamasından anlamlı ölçüde daha yüksek olması dikkat çekiyor. EREKSİYON SERTLİĞİ YAŞLA YAKINDAN İLGİLİ Avrupa Cinsel Özgüven Anketi’nden elde edilen bulgulara göre, Türkiye’de yetişkinlerin yüzde 93’ü iyi bir cinsel yaşamın erkeğin sert bir ereksiyon gerçekleştirip sürdürmesine bağlı olduğuna inanıyor1. Türk erkeklerinin 10’da 8’i daha sert ereksiyonlar yaşayıp cinsel yaşamlarını geliştirmek arzusunda ve bu rakam, %58 olan AB ortalamasından daha yüksek çıktı. Bulgular aynı zamanda ereksiyon sertliğinin yaşla bağlantılı olduğunu da gösterdi. 25–34 yaş arası Türk erkeklerinin yüzde 86’sı tamamen sert ereksiyonlar yaşarken, 55–64 yaş arası bu oran üçte ikinin altına iniyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Önder Yaman; “Erkeklerin mümkün olan en sert ereksiyonu elde etmelerine yardımcı olmak için sertleşme probleminin tedavi edilmesiyle cinsel yaşamlarından daha çok tatmin olduklarını biliyoruz. Bu anketin gösterdiği gibi, erkekler optimal ereksiyon sertliğini elde ettiklerinde cinsel açıdan daha özgüvenli olabiliyorlar ve bu da hem partnerlerini memnun etme becerilerini, hem de kendi özsaygılarını ve genel sağlıklarını arttırıyor” diyor. TÜRKİYE SERTLEŞME SORUNUNU TANIMIYOR Anket sonuçlarına göre, çoğu kimse sertleşme sorununun, bir diğer adıyla erektil disfonksiyonun (ED) tamamen iktidarsız olmak anlamına geldiğini sanıyor ve Türkiye’de yetişkinlerin üçte ikisi sertleşme probleminin doğru tanımını bilmiyor. Bu oran, yüzde 33 olan Avrupa ortalamasının iki katı. Türk erkeklerinin yüzde 50’si ED’nin yalnızca psikolojik olduğunu düşünüyor ve ancak dörtte birinden daha azı, tedavinin ED’li erkeklerin normal bir yaşam sürmesine olanak verdiğini kabul ediyor. Prof. Dr. Yaman ayrıca; “Anket genel olarak, seks deneyimlerinden tatmin olmayan kişilerin ve sertleşme sorunu yaşayanların bir sağlık uzmanına başvurması gerektiğine işaret ediyor. Sertleşme sorununa yönelik, erkeğin daha sert ereksiyon yaşamasına ve aynı zamanda cinsel özgüveninizi yeniden kazanmanıza yardımcı olacak tedaviler bulunmaktadır” diyor.. EREKSİYON SERTLEŞME SKALASI Ereksiyon Sertleşme Ölçeği, hastanın bildirimine dayalı dört puanlık bir ölçüm sistemi olarak, erkeğin kendi ereksiyonunun sertliğini ölçüp, hekime anlamlı bir şekilde anlatmasının kolay ve kişisel bir yolu. Ereksiyon Sertleşme Skalası’nda, ‘Grade 4’ ereksiyonu cinsel tatmin ve tedaviye cevap açısından optimal sertliği ifade ettiğinden, hastalara erektil disfonksiyonun yönetilmesinde açık bir hedef gösteriyor. 1. Penis sertleşemiyor 2. Penis sert ama birleşme için yeterli sertliğe sahip değil 3. Penis cinsel birleşme için yeterli olsa da tam olarak sert değil Penis tamamen sertleşmiş ve her iki cins için de tatmin edici bir seviyede


06 Jan 2011
Erken boşalma sıklığı konusunda Türk Andoroloji Derneği tarafından 2500'ü aşkın çift üzerinde yapılan araştırmasonuçlandı. Her 5 erkekten biri erken boşalma sorunu yaşarken ancak 10 erkekten birinin hekime başvurduğu ortaya çıktı. Google Yahoo Facebook Mixx Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Bu Nedir? 24.06.2010 10:25:51 İSTANBUL-Türkiye’de erken boşalmanın her 5 erkekten birinin sorunu olduğu ortaya çıktı. Erken boşalmada yaş, kronik hastalık, düşük gelir ve eğitim düzeyi, artan çocuk sayısı ve işsizlik gibi faktörlerin etkili rol oynadığı anlaşıldı. Türk Androloji Derneği (TAD) tarafından 2593 çift ile Türkiye’nin tüm sekiz coğrafi bölgesinde gerçekleştirilen ve ‘Erken Boşalma Sıklığı’ araştırmasının sonuçları belli oldu. Araştırma gönüllü çiftlerle 17 ilde; İstanbul, Bursa, Balıkesir, Zonguldak, İzmir, Aydın, Antalya, Konya, Ankara, Kırıkkale, Adana, Gaziantep, Antakya, Malatya, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon'da yapıldı. Araştırmaya göre erkeklerin yüzde 20’sinde erken boşalma var. Kadınların yüzde 10’u bu durumdan şikâyetçi... Araştırmaya katılan erkeklerin tıbbi durumları incelendiğinde, yüzde 13’ünün yüksek tansiyon yüzde 7’sinin kalp ve damar, yüzde 7’sinin ise şeker hastası olduğu belirtildi. Erkeklerin yüzde 47’si 3 ila 7 dakika arasında boşaldığını bildirirken, yüzde 24’ü 2 dakika ve üzerinde, %22’si 7 dakika ve üzerinde yüzde11’i ise 1 dakika civarında boşaldığını belirtti. Araştırmaya katılan erkeklerin yüzde 20’si boşalma süresini kısa buluyor. Erken boşalma şikâyeti olan erkeklerin yüzde 66’sı henüz doktora başvurmadığını, yüzde 33’ü doktora başvurmayı düşündüğünü, yüzde 10’u ise başvurduğunu bildiriyor. 20-40 yaşları arasında yüzde 14-15 seviyelerinde görülen erken boşalma vakaları 40-60 yaş aralığında yüzde 20-22’ye, 60 yaşından sonra ise yüzde 50-60 seviyelerine çıkıyor. BÖLGELERE GÖRE ERKEN BOŞALMA ORANI Erken boşalma yüzde 25 ile en çok Doğu Anadolu’da görülüyor. Bunu sırasıyla yüzde 24 ile Karadeniz ve yüzde 23 ile Ege bölgeleri izliyor. Marmara Bölgesi’nde yüzde 20 çıkan erken boşalma görülme sıklığı, İç Anadolu’da yüzde 18, Akdeniz’de yüzde 17 ve Güneydoğu Anadolu’da yüzde 10 görülüyor. Araştırmayı açıklayan Türk Üroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ateş Kadıoğlu, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı hekimlerinden, TAD Başkanı Prof. Dr. Önder Yaman ile Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı hekimlerinden, TAD Genel Sekreteri Prof. Dr. Selahittin Çayan çiftlere hekime birlikte başvurmalarını öneriyor.


06 Jan 2011
Üreme bağlığı açısından ciddi bir sağlık sorunu bulunmadığı halde çeşitli etkenler çiftlerin çocuk sahibi olmalarını engelleyebiliyor. İster üreme sorunu olsun ister farklı etkenlerden kaynaklansın çocuk sahibi olmayı engelleyen etkenlerin kadın ve erkekler için eşit ağırlıkta değerlendirilmesi gerektiği belirtiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Opr. Dr. Burcu Arslan “Yanlış bir yaşam tarzı, yanlış beslenme ve stresli bir hayat da hormonları ‘altüst’ ettiğinden anne ve baba olma şansı zorlaşabiliyor. Ancak bütün bunları basit yaşam tarzı değişiklikleriyle çözmeniz mümkün olabilir” diyor. Dr. Burcu Arslan, erkeklerle ilgili tavsiyeleri şöyle sıralıyor: Giyim tarzı Dar pantolon sorun oluşturabilir. Çünkü dar pantolon ve iç çamaşırı giymek testisleri büzüştürerek sperm yollarının tıkanmasına neden olabiliyor. Bu nedenle rahat ve bol pantolonlar tercihiniz olsun… Sıcak su kullanımı Banyo gerekli ancak sürekli sıcak banyo yapmak ve uzun süre saunada kalmak sperm üretimini düşürebiliyor. Uzun süre ayakta durmak, ağır kaldırmak, testislerin aşırı sıcağa maruz kalması, çok sıcak suyla banyo yapmak, sık sık hamam veya saunaya gitmek erkek kısırlığının nedenlerinden biri olan varikoseli artırıyor. Cinsel ilişki sıklığı Cinsel ilişki sıklığı açısından normal ya da anormal diye bir sınıflama yapmak doğru değildir. Önemli olan ilişki sayısının az ya da çokluğu değil yeterliliğidir. Bunun için tavsiye edilen sayı haftada 3 ilişkidir. Seks yapmamanın sperm kalitesini yükselttiği inanışı ise yanlıştır. Aslında bunun tam tersi geçerlidir. Uzun süre bekletilen spermlerin kalitesi düşebilmektedir. Düzenli seks ile sağlıklı spermler üretilir. Cinsel ilişki sırasında alınacak pozisyonla gebe kalma şansı arasında bir ilişki yoktur. Sperm miktarınız Sperm miktarı, erkeklerde üretkenliğin en önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Çocuk sahibi olmak isteyen ve bunda sıkıntı yaşayan erkeklere ilk spermiogram testi uygulanmaktadır. Bu test, spermlerle ilgili tüm detayların görülmesine imkan tanır. Test ancak hastane ya da laboratuar ortamında yapılabilir. Ama artık, erkeklerin sperm durumları ile ilgili ilk kriter olan sperm sayısı ve sperm yoğunluğunu belirlemek için evde yapılabilecek testler de var. Bu testlerle sperm sayısının Dünya Sağlık Örgütü'nün belirlemiş olduğu 20 Milyon sınırdan fazla ya da az olduğu öğrenilebilir. Bu sonuçlar hekime başvurma aşamasında ilk adım olabilir. Yaş faktörü Erkeğin yaşı sperm kalitesi bakımından önemlidir. Bir erkek 80’li yaşlara kadar çocuk sahibi olabilir. Ancak bu konudaki veriler 35 yaşını geçmiş bir erkeğin 25 yaşlarındaki bir erkeğe göre partnerini gebe bırakabilme şansının yüzde 50 azaldığını ortaya koyuyor. Cep telefonu çok etkili Günde 4 saatten fazla cep telefonu ya da laptop kullanan erkeklerin vücudundaki sperm hareketliliği de yüzde 30’a kadar düşebiliyor. Sigarayı ve kafein Sigara içmek hem kadınlar hem de erkekler için son derece zararlıdır. Erkeklerde sperm yoğunluğu ve sayısını azaltırken kadınlarda ise östrojen oranını düşürerek gebe kalma süresini uzatır. Ayrıca menopozu iki sene erkene çekebilir. Sigaranın etkileri çok iyi bilinmesine rağmen sigara kullanım alışkanlığı halen oldukça yüksektir. Oysa sigaranın sperm sayısını yüzde 17 kadar düşürdüğü bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Sigara dışında düzenli alkol kullanımı ve kafein hem erkekte hem kadında işleri zorlaştırır. Kafeinin sperm için uyarıcı etkisi olduğu bilinse de eğer sık sık tüketiliyorsa zararlı etkileri var. Alkolün de anormal sperm yapımına neden olduğu da kanıtlanmış bir gerçektir.


06 Jan 2011
Ağrısız doğum yöntemi, anne adaylarının doğum korkusunu ortadan kaldırıyor. Bu yöntemle anne adayları ağrı stresine girmeden doğum yapabiliyorlar. Uzmanlar ağrısız doğumun anne üzerinde moral açıdan çok önemli etki yaptığını belirtiyorlar. İstanbul Medipol Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı Dr. Filiz Arslan, anne adaylarının bu yöntemle ağrı korkusu yaşamadan doğum yapabildiklerini söylüyor. Anneliği çok istedikleri halde hamile kadınların çoğunun doğum ağrısı korkusu yaşadıklarını belirten Dr. Arslan, “Bebek bekleyen anne adaylarının bugün artık ağrı korkusuyla ‘Ben nasıl doğum yapacağım diye!’ kara kara düşünmeleri ortadan kalktı” diyor. Dr. Filiz Arslan, ağrısız doğum konusunda şu bilgileri verdi: “Günümüzde; bele yapılan ince bir iğneyle, (sancılar basınç şeklinde algılanıyor) anne adayının doğuma aktif olarak katılması sağlanıyor. Böylece doğum rahat ve kolayca gerçekleşiyor. Anne sancı çekmediği, bitkinliği, yorgunluğu olmadığı için doğumdan hemen sonra bebeğini kucağına alıyor, seviyor ve besleyebiliyor. Bu yöntemle doğum sonrası ağrılar da tamamen ortadan kalkıyor. Sezeryan gerektiği durumlarda ise ilave hiçbir müdahaleye ve genel anesteziye (narkoza) gerek kalmadan aynı yolla biraz daha ilaç vererek rahat bir operasyon yapılabiliyor. Rahim (uterus) ve rahim ağzının kasılmaları, leğen kemiği (pelvis) ile apış arası (perine) dokularının gerilmesi doğumda ağrının kaynaklarıdır. Özellikle ilk doğumlarda ve menstruasyonu (adet) sıkıntılı geçen anne adaylarında bu doğum ağrısı daha da şiddetli olabiliyor. Doğum eylemindeki bu ağrı; annenin moralini bozuyor, yorgunluk ve gerilimin de etkisiyle doğum süresini de etkileyebiliyor. Bu nedenle ağrısız doğum son dönemlerde çoğunlukla tercih ediliyor. AĞRISIZ DOĞUM NEDİR? Bu yöntemin esası; rahim kasılmalarıyla oluşan rahatsızlık ve ağrıyı ortadan kaldırmak için belden ilaç enjekte edilerek bu bölgedeki sinirlerin uyuşturulmasıdır. Yapılan bir bölgesel anestezi uygulamasıdır. Hasta genelde (sol) yan yatarak veya oturur pozisyonda iken uygulama yeri olan ‘bel omuru’ cildi, enfeksiyon açısından antiseptik solüsyonla silinir ve bu bölge steril örtü ile kapatılır. Yapılacak girişimde ağrı duymamak için 1 cm. çaplı bölgenin derisi-cildi (ince ve kısa uçlu iğne ile) uyuşturulur. Kalınlığı yaklaşık 1 milimetre olan özel iğne ile, anestezi uzmanınca bel omur kemiği arasından geçilerek ciltten yaklaşık 4-6 cm. derinlikteki ‘epidural’ mesafeye ulaşılır. Anestezi doktorunuz uygun bölgeye ulaştığında, iğnenin içinden 0.5 milimetre kadar kalınlıkta incecik bir kateteri (naylon, teflon) yerleştirir. Artık bu yoldan yani kateterden gerek doğum eylemi ve ağrısız doğum için veya gereğinde ‘sezaryen’ için gerekli olan anestezik maddeler verilebilir, ağrı ortadan kaldırılır. ANNE NE HİSSEDER? Belirgin olarak ağrılar azalır, doğum ağrıları tamamen geçer, ancak, rahim kasılmaları hafif bir basınç şeklinde hissedilir. Bu da doğumun aşamalarından annenin ağrısız bir şekilde haberdar olmasını ve ıkınarak doğuma katılıp onu çabuklaştırmasını sağlamasına olanak verir.


06 Jan 2011
Araştırmalar stresli kadınların hücrelerinin 10 yıl daha yaşlı olduğunu gösteriyor. Özellikle düzenli ve yoğun strese maruz kalındığında yaşlanmayla doğal olarak artacak olan kortizol genç yaşlarda artmaya başlıyor. Kortizol yaşlanmayı hızlandırıyor. Google Yahoo Facebook Mixx Digg StumbleUpon Del.icio.us reddit Bu Nedir? 08.03.2010 18:18:15 İSTANBUL-Stresin bilinen olumsuz etkileri artık bilimsel araştırmalarla da kanıtlayıor. Stresi olan kadınların hücrelerin 10 yıl daha yaşlı çıkması da bu bilimsel kanıtlardan birisi. Yıllarca stres altında yaşayan 58 kadını inceleyen Amerikalı bilim adamlarına göre stres altında kalan bağışık hücrelerindeki kromozom uçları, sağlıklı kadınlarınkine göre daha kısa. DNA'nın bu bölümlerindeki uzunluk, hücrenin ne kadar süre daha bölüneceğini belirliyor. Belli bir kısalığı aştıktan sonra ise önemli genetik bilgiler yok oluyor ve hücre ölüyor. Kadınlar gündelik yaşamda ne kadar çok strese girerlerse ve stres durumu ne kadar uzun devam ederse bu kromozom uçları o denli kısalıyor, bunları tamir eden enzimin etkinliği düşüyor ve hücreler daha fazla serbest radikal üretiyor. Bu durum da yaşlanmaya yol açıyor. STRESLİ KADIN, YAŞLANDIRAN MADDELER ÜRETİYOR International Hospital'dan Psikiyatri Uzmanı Dr. Ali Ayas, stresli kadınların hücrelerinde daha fazla serbest radikal üretildiğini ve bu zararlı maddelerin de kadınların yaşlanma sürecini hızlandırdığını belirtiyor ve stresin etkileriyle ilgili şöyle konuşuyor: "Stres seviyesi çok yüksek olan bazı kadınların hücreleri biyolojik açıdan bakıldığında on yıl daha yaşlı görünüyor. Araştırmacılar, stres hormonunun artışına bağlı olarak daha fazla serbest radikal üretildiğini tahmin ediyor. Vücutta stresin etkisiyle üretilen serbest radikaller ise “tamir edici enzime” zarar veriyor. Hızlandırılmış hücre yaşlanması, stres yaşayan insanlarda kalp hastalıkları veya bağışıklık sisteminde zayıflama gibi sorunların daha sık ortaya çıktığını açıklıyor. Stres, kortizol hormonunu artırıyor. Özellikle düzenli ve yoğun strese maruz kalındığında yaşlanmayla doğal olarak artacak olan kortizol hormonu genç yaşlarda artmaya başlıyor. Kortizol hem hücre yaşlanmasını hızlandırıyor hem de vücudun savunma sistemini zayıflatıyor. Bu nedenle yaşlılıkta yakalanacağımız hastalıklara daha erken yaşlarda yakalanma olasılığı artıyor. Yine, kadınlık hormonlarından östrojen, başta cilt ve kemikler olmak üzere bedenin yaşlanmasını azaltan etkilere sahiptir. Yoğun ve sürekli strese maruz kalan kadınlarda östrojen salınımı düzensizleşiyor. Bu durum gerek ruhsal hastalıklara yatkınlığı artıyor, gerekse yaşlanmayı hızlandırıyor." STRES NELERE YOL AÇIYOR? • Cildi bozuyor; cilt yaşlanması ve kırışıklıklar gibi sorunlar çıkıyor. • Cildin nem ve yağ dengesini bozuyor. • Akneleri artırıyor ve alerjik reaksiyonlara yol açıyor. • Stres altında ter bezleri daha fazla çalışıyor. • Saçların dökülmesine ya da beyazlaşmasına neden olabiliyor. • Bazı insanlarda tırnak ve saçların uzaması yavaşlıyor. • Sinirlendiğimizde, öfke ve endişe gibi duygular bizi ele geçirdiği anda, yüz mimiklerimiz değişiyor. • Göz, alın ve ağız çevresinde kasılmalar başlıyor. • Dudaklar uçukluyor. • Stres altında bozulan kan dolaşımı, kılcal damar genişlemelerine ve varislere yol açıyor.


06 Jan 2011
İSTANBUL-Hem kadınlarda hem erkeklerde günde ortalama 50-100 adet saç dökülmesinin normal olduğunu belirten uzmanlar, günlük saç kaybı 100-200 tele çıktığında mutlaka hekime başvurulması gerektiğine dikkat çekiyor. Saç dökülmelerinde hastalıklara bağlı ilaç kullanımı da etkili rol oynuyor. Pıhtılaşma önleyiciler, hormonlar, lipid düşürücüler, epilepsi ilaçları, düşük doz kanser ilaçları, ağır metaller, tiroid ilaçları, A vitamini saç dökülmesinde etkili rol oynuyor. Doğumdan sonra 2-4. ayda, doğum kontrol haplarının başlanması veya bırakılması, tiroid hastalıkları, yeme bozuklukları, demir eksikliği, çinko/biotin eksikliği, fiziksel stres, boşanma, yakın kaybı gibi stres nedenleri de dökülmeye zemin oluşturuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Yeşim Tekin, saç tellerinin %85'inin büyüme fazında %'15 i dinlenme fazında olduğunu belirterek, ortalama her dört yılda bir saçların büyük kısmının yenilendiğini söylüyor ve ekliyor: "Kalıcı saç dökülmelerinin hatta tüm saç dökülmelerinin büyük bir kısmı saçlı deride harabiyet yapmayan ve “androjenik” olarak adlandırılan genetik veya erkek tipi dökülmeden kaynaklanıyor. Bu da kadın ve erkeklere ait tüm saç dökülmeleri içinde %95'lik kısmı oluşturuyor. Saç dökülmesinde; genetik yatkınlık, yaş ve androjen düzeyleri belirleyici oluyor. Anne ve kız kardeşte benzer saç dökülmesi varsa tedavisi daha güç hale geliyor. Bu tipte saçlar giderek incelerek sert kıllardan yumuşak-ince tüylere dönüşüyor. Bu durum bazı psikolojik problemlere neden olabileceği için erken başvuru ve tanı önemli. Tedavisinin ise mutlaka doktor kontrolünde yapılması gerekiyor. Saçlı deride hormon dönüşümünü sağlayan ilaçların ya da incelmiş saç kılının çapını artıran losyonların lokal uygulanması söz konusu olabiliyor." SAÇ DÖKÜLMESİ TEDAVİSİNDE İZLENEN YOL Tabletle tedavinin yaygın yanlış kanının aksine kısırlık gibi bir yan etkisi yok! Sadece yüzde 1 oranında cinsel istek kaybına yol açabiliyor ancak bu etki de geçici. Bir süre sonra azalan libido yerine geliyor. Büyük oranda saç kaybı yaşanan kişilerde, bir başka seçenek, saç ekimi. Saç ekimi yöntemlerinin başarılı olabilmesi için çok büyük alanlarda dökülme olmaması gerekiyor. Kadınlarda bu tip saç dökülmesi görüldüğünde tıbbi olarak da müdahale ediliyor. Bu kadınların mutlaka hormon düzeylerine bakılıyor gerekiyorsa doğum kontrol hapı ve antiandrojenlerle tedaviye geçiliyor. SAÇLARINIZI İKİ GÜNDEN FAZLA KİRLİ BIRAKMAYIN Günlük saç kaybının 150 telden fazla olması nedeniyle endişelenen hastalar sıklıkla saçlarını yıkamaktan kaçınıyor. Oysa kirlenen ve yıkama süresi 2 günden daha uzun olan saçlar yıkandığı zaman neredeyse 2 günlük döküleceği için daha endişe verici olabiliyor. Dr. Yeşim Tekin, saçların sağlıklı olması için alınabilecek önlemler olarak şunları sıralıyor: • Saçlar yumuşak bir şekilde günaşırı yıkanmalı. • Çekerek kopmaları önlemek amacıyla şampuandan sonra krem uygulanmalı. • Dökülmeyi artırdığı için eşlik eden egzama gibi sorunlar, mutlaka tedavi edilmeli. • Yapılan testlerde yolunda gitmeyen bir durum tespit edilirse düzeltilmeli, eksik vitamin/ mineraller takviye edilmeli. Buna rağmen iyileşmenin 6 aya kadar uzaması mümkün. • Test sonuçları doğal sınırlarda olsa bile jelatin, keratin, darı ekstresi, biotin, çinko, çeşitli vitaminler içeren tabletler kısmen de olsa faydalı olabiliyor. Ancak hepsinin doktor kontrolünde alınması gerekiyor.


01 Jan 2011
Beslenme uzmanı Dr. Ender Saraç, hamileliğe hazırlanırken kilo vermenin gerekli olup olmadığını, hamilelikte sağlıklı bir beslenmenin yollarını anlattı: * Fazla kilolar hamileliğe engel mi? Çok fazla ve yağ oranı yüksek bir kiloysa, hormonları olumsuz etkileyip hamile kalmayı zorlaştırabilir. Nitekim pek çok kadın doğumcu da 'önce senin bir zayıflaman lazım' diyerek tüp bebek ya da hamilelik denemesinden önce hastaları zayıflaması için bize gönderir. Hormonlar, kolesterolden yapıldığı için çok azlığı ya da fazlalığı sorun oluşturabiliyor. Yağ dokusunun hamilelik için normal limitlerde olması önemlidir. * Zayıfladıktan sonra hamile kalan kadınların hamileliği nasıl geçiyor? Daha rahat bir hamilelik geçiriyorlar. Ama burada, sağlıklı zayıflamak çok önemli. Kendi başlarına yanlış diyetler yaparak vücutlarında bazı temel maddeleri eksiltebiliyorlar. Demir, protein, çinko, vitamin eksikliği gibi... O zaman da zayıflıyorlar ama sağlıksız zayıfladıklarından vücudun hamilelik için malzemesi, kuvveti yetersiz oluyor. * Onlar için özel bir diyet modeli mi uyguluyorsunuz? Bir kere mutlaka folik asiti yüksek tutuyoruz, ikincisi demir depolarını yüksek tutucu şekilde diyet öneriyoruz. Aynı zamanda hep altını çizdiğim bir konu var. Sadece diyetle zayıflama olmaz. Diyet, zayıflamanın yalnızca bir bacağıdır. Ayrıca egzersiz şart. Sağlıklı zayıflama; metabolizmayı canlandıran doğal takviyeler (bitki çayları, baharatlar), stres ve ruhsal yapının desteklenmesi, motivasyon gibi çok bacaklı bir olaydır. Dolayısıyla kişilere sadece diyetle 'şunu yiyin, şunu azaltın' demiyoruz. İlk üç ay, genelde düşük riski nedeniyle ağır spor ve egzersiz önerilmiyor. Hatta bazı durumlarda uzun yürüyüşler bile kadın doğumcular tarafından yasaklanabiliyor. Bu nedenle, hamilelik öncesinde ben mümkün olduğunca kasları kuvvetlendirmeye gayret ediyorum. * Yalnızca diyet yeterli oluyor mu? Tamamlayıcı hangi yöntemleri kullanmaları gerekiyor? Hamilelik öncesi dönemde bilinçli egzersiz önemlidir. 'Bol içmeyi' öğretmek çok önemli. Doğru yemek kadar doğru içmek çok önemli. Bilinçli beslenen insanların yanlış şeyler içtikleri için hata yaptıklarını görüyoruz. Kolalı, şekerli meyve suları içtiklerini görüyoruz. Yağlı yoğurttan yapılan ayran gibi! Bunlar yanlıştır demiyorum ama hepsini bir günde içerseniz büyük zarar görürsünüz. * Hamilelik öncesi diyetin en kısa sürede ve en hızlı şekilde mi kilo verdirmesi gerekiyor? Çok hızlı ve şok diyetler yaparsanız; vücudun bütün mineral ve vitaminlerini, hatta yanlış diyetlerde kas ve kemik dokusunu kaybedebilirsiniz. Eğer tempolu bir zayıflamayı hedefliyorsanız, doktor kontrolünde olması şart. Kan tahlilleri de şart ve mutlaka bazı vitamin ve destek gıdaların alınması çok önemli. * Hamile kalmak isteyen ama diyet yapan kadınların hangi besinlerden uzak durması gerekiyor ? Alkolü bırakmaları gerekiyor. Ağır kızartmalar ve yüksek kolesterollü gıdaları; mayonez, tavuğun derisi, etin yağlı kısımları, balığın derisi, kaymak, yağlı peynirleri hayatından çıkartıyoruz. Bir de tek tip beslenmeden kaçınmaları gerekiyor. Yalnızca meyve diyeti, karbonhidrat rejimi gibi diyetleri bırakmaları gerekir. Çok fazla kimyasal koruyucular içeren sanayi ürünlerini azaltsınlar. Pazardan ya da organik dükkanlardan, taze mevsim meyvelerinden oluşan mönü hazırlamalarını istiyoruz. * Diyet yapan kadınların hamileliği boyunca daha fazla kilo alma riskleri var mı? Yanlış diyet yapan kadınlar hamilelikte aşırı kilo alabilirler. Kırmızı eti, pekmezi, brokoliyi, mercimeği, demiri yüksek gıdaları tümden kesen biri; hamilelikte müthiş bir şekilde aşerecektir. Bunları hamilikte daha fazla yiyecektir. Magnezyumu eksik olan kişi badem, hintfıstığı, kıvırcık marula yönelir. Bunlara aşerir. Çinkosu hatalı olarak düşen hamile, kabuklu deniz ürünleri, kabak çekirdeği, ay çekirdeği ve kırmızı ete aşerir. Potasyomu düşük olan ise muza, incire, patatese ve kolaya aşerir. * Kilo sorunu olan hamileler, gebelik boyunca da diyete devam etmeli mi? Kilo alma riski taşıyanların, aşırı zayıfların, belirli bir hastalığı ve bazı özel madde eksiklikleri olanların demir, çinko, protein eksikliği gibi) diyete devam etmesi gerekir. Biz genelde hamileliğin ilk üç ayı pek fazla kilo alınmasını önermeyiz. İkinci üç ayda, ayda 1-1.5 kiloyu pek geçmeyin deriz. Üçüncü üç ayda ise ayda 2 kilo sınır konmasını isteriz. Ancak son ay 2.5 kilo alınır. Ödem ve plasentanın gelişmesi önemlidir. Genelde 9-10 kilonun geçilmemesini isteriz. Ama Türkiye'de 13-1n kiloya kadar çıkılıyor. * Bebeğin cinsiyetinin belirlenmesinde etkili olan bir beslenme modeli olabilir mi? Bununla ilgili çok tezler var ama bilimsel olarak bir şey çıkmadı. Belki olasılığı biraz artırabilir ama beslenme cinsiyette etkilidir diyemeyiz. Yumuşak gıdaları, süt ürünlerini, mat renkli yiyecekleri ve içecekleri daha çok tüketenlerin kız çocuğu olma olasılığının daha fazla olduğuna dair görüşler de var. Bununla birlikte, daha sert ve kırmızı, koyu renkli gıdaları daha çok yiyenlerin, erkek çocuğu olması ihtimalinin olduğunu öne sürenler var. * Hamile diyeti bir jinekolog tarafından kontrol edilmeli mi? Hamileliğin tıbbi takibi jinekolog tarafından olmalı. Ama doğru beslenme kısmı, egzersiz ve ruhsal açıdan desteklenmesi için bu alanda deneyimli bir doktor tarafından kontrol edilmeli.


01 Jan 2011
Hamilelikte pilates faydaları ve pilates yaplışı hakkında sizlere merak ettiğiniz bilgileri sunuyoruz. Pilates egzersizlerinde tüm prensipler birbirini dengelemekte ve büyük önem taşımaktadır. Ama gevşeme, özellikle hamilelikte daha da önemlidir Pilates Egzersizlerinin Hamilelik (Gebelik) Ve Loğusalıkta Sağladığı Faydalar Nelerdir? • Bel ağrıları ve kilitlenme diye ifade edildiği şekliyle bel bölgesinde hareketleri kısıtlayan, hatta durduran acılar da pilates egzersizleri ile minimuma inmektedir. Pilates yapmadığında benzer bir sıkıntı ile hareket edemeden kalan kadın, pilates yapıyorsa panik yapmadan kontrol edebileceğini bildiği bölgelerini hareket ettirerek ve nefesini ayarlayarak bu zor durumu atlatabilmektedir. • Gevşeme egzersizleri, hamileliğin her döneminde artış halinde olan duygusal dalgalanmalarda çıkış olabilmekte, gece yatarken yatakta veya sabah uyanırken yapılabilecek basit egzersiz ve nefesler ile rahat bir uykuya geçiş ve zinde bir güne başlangıç yapılabilmektedir. • Hamilelikte pilates egzersizlerinde, gerilimlerin sönümlenebildiği ve dengeyi arttırabilmemizi sağlayan toplar kullanılmaktadır.Bu topların farklı ebatlarda olanlarının kullanımıyla çeşitlilik ve amaca uygunluk sağlanır. Ayrıca minder egzersizleri, yastıklar, rulo yapılmış havlular, sopa ,hafif dumble kullanımı ile de vücudumuzda bütün bölgeler çalıştırılmaktadır. • Pelvik bölge egzersizleri çeşitlilikleri ve etkin oluşlarıyla hem hamilelik boyunca anne adayının rahat olmasını, hem doğumda kaslarını kontrol ederek doğuma yardım edebilmesini, hem doğum sonrası toparlanabilmesini ve hem de rahimin kendini çabuk toparlamasını sağlamakta, hamilelik sonları ve doğum sonrası basınçtan kaynaklanan idrar kaçırma gibi istenmeyen durumların önlenmesini ve de cinsel hayatın doğum sonrasında normale dönmesinin kolaylaşmasını da beraberinde getirmektedir. Kas Ve İskelet Problemi Olan Gebe Ve Lohusalarda Pilates Uygulamalarının Ek Yararları Nelerdir? Değişik kas problemleri, skolyoz,omurga şikayetleri, bel fıtığı ,geçirilmiş ortopedik ameliyatları olan veya doğuştan kalça çıkığı olan gebelerde özellikle Pilates egzersizleri düzenli olarak en az 3-6 ay yapıldığında iskelet ve kas sistemi üzerine ek katkılar sağlamaktadır.Aslında bu tip problemleri olan kadınlara hamile kalmadan önce Pilates egzersizlerine başlamaları tavsiye edilmektedir. Sağladığı ek yaralar: Vücut farkındalığı yaratır, Duruşu düzelterek duruş bozukluğunun neden olacağı kas iskelet sistemi problemlerinden korur, Ağrıların ve şikayetlerin tekrarlanmasının ortadan kaldırır, Vücudun daha esnek olmasına yardımcı olur, Özellikle omurga olmak üzere, tüm eklem hareketleri üzerinde kontrol sağlar, Denge ve koordinasyonun arttırır, Kasların kuvvet ve dayanıklılığının artmasına paralel günlük hareketler sırasında yaşanan yorgunluğu ortadan kaldırır. Pilates Yalnız Başına Yapılabilinir Mi? Yurtdışında ve özellikle Amerika’da çok kişi ve gebe pilates egzersizlerini bu konuda uzman merkezlerde yapmaktadırlar. Ülkemizde de son yıllarda Pilates için olan ilgi artmakta ve büyük şehirlerde uygulamanın yapılabildiği özel merkezler bulunmaktadır. Gebe ve loğusa için ise ayrı egzersiz merkezleri henüz yaygın olarak bulunmamaktadır. Pilatesin kendi başına yapılması sakıncalıdır ve mutlaka bir eğitmen ve bu konuda uzman birinin gözetiminde ve yönlendirilmesinde yapılmalıdır, aksi takdirde riskleri vardır. Bel bölgesi ve omurga, leğen kemiği, bilekler, dizler ve bütünüyle beden hormon değişimi nedeniyle sakatlanmalara oldukça müsait hale gelmiştir. Yanlış yapılan uygulamalar beli ve kuyruksokumunu, sırtı, boyunu sakatlayabilecektir. Özellikle bel bölgesinde geri dönüşü zor zedelenmeler olmaması için çok dikkat ve kontrollü hareket gereklidir.


01 Jan 2011
Hamilelikte büyük bir değişim geçiren anne adayının; bu süreçte güzel duyguların yanında olumsuz duygular da yaşadığı gözlenmektedir. Bu olumsuz duyguların nedenleri değişen hormonlar, kişilik özellikleri ve bazı çevresel bazı faktörler olabilmektedir. Anne adayı ilk günden itibaren bebek sahibi olmanın mutluluğunu yaşarken “iyi bir anne” olmaya yeterli düzeyde hazır olup olmadığının endişesini taşıyabilir. “Bebeğime iyi bakabilecek miyim? Bebeğimi sağlıklı bir şekilde büyütebilecek miyim?” gibi düşünceler bir stres faktörü olarak anneyi meşgul edebilir. Bu dönemde eşinden yeterli desteği alabilen anne adayı bu endişelerini eşi ile paylaşarak rahatlayabilir. Bu duyguların bastırılması, ertelenmesi hamileliğin ilerleyen haftalarında daha olumsuz etkiler yaratabilir. Anne olmaya kendisini hazır hissedebilmek için annelik – bebek bakımı – bebek psikolojisi ile ilgili yayınlar okuyabilir, psikologlar ve çocuk doktorları ile iletişime geçebilir. Böylelikle ilerleyen her haftada annelikle ilgili olarak kendisine daha fazla güven duyacaktır. Hamilelikte değişen vücuduna uyum sağlamakta güçlük çeken anne adayları da vardır. Eldeki şişmeler, mide bulantıları, büyüyen karın ve alınan kilolar moral bozabilmektedir. Hem bebek sahibi olmak hem de eskisi gibi olmayacak bir bedeni kabul edebilmek . Birbirine zıt olan bu iki duyguyu yaşayan anne adayı stres yaşayabilmektedir. Stres; hamilelik süreci için oldukça riskli bir durumdur. Çünkü yaşanan stresel faktörler bebeğin fiziksel ve ruhsal gelişimini olumsuz etkilemektedir. Yapılan bazı çalışmalar yüksek orandaki stresin erken doğum ve düşük doğum ağırlıklı bebek dünyaya getirme riskini arttırdığını göstermektedir. Bebeğini sağlıklı beslemek için yeterli besinleri almak ve buna bağlı oluşan kiloları kabul edebilmek önemlidir. Doktorunun önerdiği yürüyüş, yüzme vb gibi aktiviteleri düzenli olarak uygulamak, kendini eve kapatmadan sosyal yaşantıya devam edebilmek bu süreçte yaşanabilecek stres düzeyini azaltmada önemli bir etkendir. Anne adayı; yeni bedeni ile eşinin kendisini seveceği ve beğenebileceği düşüncesini kabul edebilmelidir. Hormonel değişimlere ve çevresel faktörlere bağlı olarak sinirlilik ve ağlama nöbetleri görülebilir. Depresyon ve anksiyeteye bu dönemde sıklıkla rastlanır. Özellikle de hamilelik sürecinde çalışan, aile çatışmaları olan anne adayında bu belirtiler daha fazla gözlenebiliyor. Bir çok evlilik bu süreçte büyük yaralar almaktadır. Bu nedenle tartışmaya yol açan neden her ne olursa olsun eş bu konuda anlayışlı olmayı başarabilmeli, anne adayı da gevşeme teknikleri ile öfkesini kontrol etmeye çalışmalıdır. Bu dönemde kendine zaman ayırabilen, olumsuz düşüncelerini kontrol edebilen, doktorunun önerdiği şekilde düzenli egzersiz yapan, hamile olmanın keyfini çıkaran anne adayı stresten daha kolay bir şekilde uzaklaşabilmekte ve sorunların üstesinden gelebilmektedir. Riskli bir hamilelik süreci geçiren anne adayının stres düzeyi oldukça yüksektir . Öfke vb. diğer olumsuz duygularını kontrol altına alması oldukça güç olduğundan bu dönemde çevresel desteğin ve anlayışın fazla olması çok önemlidir. Gerginliği arttırabilecek her türlü etken yakınları tarafından kontrol altına alınmalı ve bir psikolog desteği için gerekli başvuru yapılmalıdır. Bebeğin sağlığı ile ilgili endişeler hamilelik süresince devam etmektedir. Bu düşüncelerin belli bir düzeyde olması oldukça doğaldır. Gün içerisinde bu düşüncelerin sürekli olması, artarak devam etmesi ve sosyal yaşamı olumsuz düzeyde etkilemeye başlaması stres düzeyini arttırarak hamilelik sürecine zarar vermektedir. Bu durumda anne adayı stres düzeyini kontrol altına almak için dikkatini bedeninden uzaklaştırmalı ve kendisine ilgilenecek başka şeyler yaratmalıdır. Örneğin; keyif alabileceği sosyal toplantılar düzenleyebilir, müzik eşliğinde yürüyüşler yapabilir . Hamilelik Sürecinde Stres Yaşayan Anne Adaylarına Öneriler: ~ Endişe yaşadığı her duygu ve düşünceyi doktoru ile paylaşarak gerekli bilgileri edinmelidir. ~ Anne olan her kadın gibi kendisinin de yaşayarak ve bilgilenerek anneliği öğrenebileceğini kabul etmeli, kendine güvenmelidir. ~ Çevresel desteğin sağlanması için eşi ve yakınları ile duygu, isteklerini ve beklentilerini paylaşmalıdır. ~ Anne adayı sağlıklı beslenerek, yeterli düzeyde uyku uyuyarak ve dinlenerek stresi daha iyi bir şekilde kontrol altına alabilir. ~ Kendisine zaman ayırmalı, onu üzecek kişi ya da olaylardan uzak durmaya çalışmalıdır. Bazı kişilik özelliklerine sahip olan anne adayları bilinçsiz de olsa stresel ortamları kendileri de yaratabilmektedir. ~ Gevşeme tekniklerini kullanmalıdır (Nefes alma ve kasları dinlendirme egzersizleri). ~ Doktorunun kendisine önerdiği egzersizleri düzeli olarak yapmalıdır. ~ Gün içinde bebeği ile baş başa kalarak onu sevdiğini ifade eden konuşmalar yapmalıdır.


01 Jan 2011
Tüp bebek nedir? Tüp bebek, çeşitli nedenlerle çocuk sahibi olamayan çiftlerin bu sorununu aşmada kullanılan bir tedavi şeklidir. Çocuk sahibi olamamak, Üreme güçlüğü, İnfertilite: Çocuk sahibi olamamak bir suç değildir. Ancak buna bir üreme güçlüğü diyebiliriz. Üreme güçlüğü(İnfertilite), bir çiftin herhangi bir korunma yöntemi uygulamamasına rağmen bir yıl boyunca gebelik elde edememesidir. İnfertilite toplumun yaklaşık %20 kadarını etkilemektedir. İnfertilite nedenleri her zaman kadına ait nedenler değildir, bir o kadar da erkeğe ait nedenler vardır. Yani infertilite kadın ve erkekte eşit sıklıkta görülen, üreme sistemine ait bir sorundur. İlk tüp bebek: İnfertilite araştırmaları uzun yıllar önce başlamıştır. 1968'de tüpleri tıkalı bir kadına yapay tüp takılmış, fakat başarı sağlanamamıştır. Daha sonra çalışmalar vücut dışında döllenme araştırmalarına dönmüştür. İlk kez 1973'te vücut dışında döllenme başarılabilmiştir. Fakat döllenme sonrası oluşan embriyo rahme yerleşememiş (yani "implante olamamış") ve düşükle kaybedilmiştir. Temmuz 1978'de İngiltere'de, ilk tüp bebek olan ünlü "Louise Brown" dünyaya gelmiştir. Bu uygulamayı başaran doktorlar olarak Dr. Steptoe ve Dr. Edwards tıp tarihine isimlerini yazdırmışlardır. Tüp bebek yöntemleri: Tüp bebek yöntemleri olan: İn vitro fertilizasyon (IVF) ve Mikroenjeksiyon(ICSI), kadının yumurtalarının, eşinin spermleri ile laboratuar ortamında bir araya getirilerek döllenmesini sağlayan yardımcı üreme yöntemleridir. IVF tedavisinde: Her bir yumurtanın bulunduğu ortama ortalama 100bin sperm konarak döllenmesi beklenir. Döllenmiş yumurtalar daha sonra doğal gelişimlerine devam etmeleri için tekrar kadının rahmi içine yerleştirilirler. Ancak gerçek ilerleme 1996'da mikroenjeksiyon (ICSI)'nun bulunması ile başarılmıştır - ICSI yani mikroenjeksiyon ile tüp bebek uygulamalarının başarı oranı daha da artmış - Erkeğe bağlı sperm problemlerinde önemli bir mesafe katedilmiştir. Çünkü bu yöntemde her bir yumurtaya bir sperm enjekte edilerek döllenmeye bırakılmaktadır. Erkekte sperm sayısı çok az da olsa ICSI ile gebelik mümkün hale gelmiştir. Günümüzde tüp bebek tedavisinde genellikle mikroenjeksiyon(ICSI) kullanılmaktadır. Kimlere tüp bebek tedavisi uygulayalım: ~ Tüp bebek öncesi tedavilerle (yumurta geliştirici ilaç tedavisi, aşılama vb.) gebelik sağlanamamış olanlar, ~ Her iki tüpü kapalı olanlar, ~ Yumurtlama bozukluğu olanlar, ~ Hormonal bozukluklar, ~ Coitus(cinsel birleşme)'un bazı nedenlerle gerçekleşemediği durumlar (vaginismus vb.), ~ Erkekte sperm sayısının normalin altında olduğu durumlar veya sayının sıfır olduğu durumlar (TESA/TESE ile sperm bulunabilir.) ~ Sperm sayısı normal fakat hareketliliğin az olduğu durumlar, ~ Sperm hücrelerinin şekil bozukluğunun fazla olduğu durumlar, ~ Erkek üreme kanalında tedavisi mümkün olmayan tıkanıklık durumlarında, ~ Tekrarlayan gebelik kayıplarında, ~ Genetik uzmanlarınca raporlanmış ailede kalıtsal hastalık varlığında tüp bebek uygulanabilir. Tedavi Aşamaları : Kadının yumurtalık ve rahim içi değerlendirmesi, Erkekte semen analizi (sperm sayımı) yapılır. Erkekte sperm sayısı “sıfır”(azospermi) çıkma durumunda küçük bir cerrahi işlem ile sperm elde etmek mümkün olabilmektedir. Bunun için Enjektör ile sperm arama - testiküler sperm aspirasyonu (TESA) yöntemi uygulanır, sperm bulunamazsa testis dokusundan parça alarak testis biyopsi (TESE) yöntemi uygulanır. Kadının yumurtalarını döllenebilecek olgunluğa getirmek için, yumurta geliştirici iğneler kullanılır. Yumurtalar belli büyüklüğe geldiği zaman ameliyathane ortamında dışarı alınırlar. Aynı gün erkekten de sperm alınır ve embriyoloji laboratuarında yumurtaların içine sperm enjeksiyonu yapılarak döllenmeye bırakılırlar. 2-3-4 veya 5.günlerde embriyo transferi (döllenen yumurtaların yani embriyoların gelişimine devam etmesi için ana rahmine yerleştirilmesi) yapılır. Bizim merkezimizde özel bir durum olmadıkça 2.gün transfer olmaktadır. 12 gün sonra kanda gebelik hormonu(BHCG) bakılarak gebeliğin tutup tutmadığı anlaşılır. Laboratuarda % 70-80 embriyo oluşumu sağlanmaktadır. Ancak rahme yerleştikten sonra tutunma sağlanamazsa gebelik devam edemeyebilir. Maalesef % 100lük gebelik şansı bulunmamaktadır. Umarız ki tıbbi alandaki gelişmeler gelecekte bu kesin gebeliği de sağlayabilsin. Doğal yolla oluşan gebelikler gibi tüp bebekte de düşük(abortus), erken doğum riski bulunmaktadır. Embriyo dondurma ile 2.şans: Yumurta sayısına göre oluşan embriyo sayısı değişkendir. Oluşan embriyolardan Türkiye’de en fazla 3 adet embriyo rahme yerleştirilir. İşlem sonrasında arta kalan embriyolar dondurularak saklanabilir. Bu saklanan embriyolar daha sonra hiç uyarıcı iğne kullanmadan, daha az bir masrafla direk ana rahmine yerleştirilebilir. Bu da hasta için ikinci bir şanstır. Yasal olarak herkes tüp bebeğe başvurabilir mi? Tıbbi olarak tüp bebeğin gerekli olduğu her çift bu tedaviyi yaptırabilir. Tedavi için resmi nikah aranmaktadır. Resmi kurumların tüp bebek tedavi desteğinden yararlanmak için: İnfertil çiftin bir tıp fakültesinden tüp bebek yapılabilir raporu alması gerekmektedir. Bu raporla hasta resmi kurum desteği alabilir. Bu raporu almak için aşağıdaki kriterlerin var olması gerekmektedir. 1- Kadın 23 yaşını doldurmuş, 40 yaşından gün almamış olmalıdır. Yani 39 yaşını doldurmadan tedavi olması gerekmektedir. 2- En az 3 yıllık evlilik gerekmektedir. 3- SSK-Bağkurun 5 yılı doldurmuş ve en az 900 günlük primin ödenmiş olması gerekmektedir. Memurlarda 5 yıl zorunluluğu yoktur. 4- Daha önceden yaşayan çocuğun olmaması gerekmektedir. Bu kriterler dışındaki çiftler özel olarak tüp bebek yaptırabilirler, sağlık güvencesinden yararlanamazlar.


01 Jan 2011
Soru 1: Tüp Bebekte geri ödeme tam olarak neyi kapsıyor bilmeyenler için bunu tekrar tanımlar mısınız? Cevap: Bilindiği gibi 2005 yılına kadar tüp bebek tedavilerinde sosyal güvenlik kurumlarına kayıtlı olan hastalar tedavi olmalarına rağmen herhangi bir devlet desteğinden faydalanamıyorlardı. Bu tarihe kadar olan süreçte tüp bebek tedavisi için başvuran hastalar ilaç tedavileri de dahil olmak üzere herhangi bir devlet katkısı almamaktaydılar. Diğer sağlık konuları ile ilgili olarak uzun yıllar devlet sektöründe her türlü tedavi imkanlarını kullanabilen hastalar 2002 yılının sonlarından itibaren artık özel hastanelerde de sosyal güvenlik kurumlarına hasta kabulünün başlaması ile birlikte tedavilerini özel hastanelerde de olmaya başladılar. Ancak tüp bebek tedavisi için başvuran hastalar ne devlet sektöründe ne de özel sektörde bu tedavilerinde herhangi bir katkı alamıyorlardı. Ancak 2005 yılında çıkarılan bir kanun ile sosyal güvenlik kurumlarının ki o zaman için bunlar; Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve SSK olarak tanımlamak gerekiyor, bu kurumların kendi otonomisine bırakılarak devlet desteğinin yapılmasına karar verildi. Ama ilk planda Emekli Sandığı mensupları ve Devlet Memurları ile Bağ-Kur mensupları Tüp Bebek de devlet sektörü ile birlikte özel hastanelerde tüp bebek tedavisinden faydalanmaya başladılar. Aynı yılın sonunda SSK mensupları da bu tedaviler kapsamına alındı, ancak sadece ve sadece devlet ve kamu sektöründeki hastanelerde tedavi olmak kaydı ile, fakat 2006 yılından itibaren artık çıkarılan bir yönetmelik tebliği ile SSK mensupları da ki aslında tüm sosyal güvenlik kurumu çalışanları içerisinde herhalde %90 yakın bir grubu bu grup teşkil ediyor, SSK mensupları da artık hem özel hem de devlet hastanelerinde tüp bebek tedavilerinde ilaç ve tedavi desteği alma hakkını edinmiş oldular. Burada devletin verdiği imkanlar çıkarılacak bir heyet raporu sonrasında ki bu heyet raporu sadece ve sadece Sağlık Bakanlığı’na ait olan eğitim ve araştırma hastaneleri ile üniversite hastanelerinden alınacak heyet raporları sayesinde hastaların hem ilaçlarının %80'nine yakınını devletin ödemesi şeklinde hem de tüp bebek tedavisi için yaklaşık olarak 1.240 TL + KDV bedeli hastanelere devletin ödemesi şeklinde gerçekleşmiş oldu. Ancak burada bir tek ilaç ödemeleri ile ilgili bir sınırlama getirildi. Hastanın bir tedavi süresinde kullanacağı ilacının maksimum dozunun bunun 3.000 ünite ile sınırlanmasına karar verildi. Bu aslında bir handikap çünkü bazı hastalar 3.000 üniteden daha fazla tedaviye ihtiyaç göstermekteler, bazı hastalar ise aslında 2.000 ünite ile ya da 1.500 ünite ile tedavi edilebilecek iken sadece tek bir kerede reçete yazma hakkı olduğundan hekimler de 3.000 ünitenin altında yazmaya riskli bulduğundan hemen hemen bütün tedavilerde 3.000 ünite reçete edilmeye başlandı. Tabi bunun bir takım olumsuzlukları olmuyor değil. Soru 2: Tüp Bebekte geri ödeme devlet tarafından onaylanmadan önce bu işlemi yaptıran kişilerin bu uygulamada yararlanabilme şansı var mıdır? Cevap: Hayır. Daha önce bir tedavi olmuş bir kişi bunu dokümante edebilse bile, belgeleyebilse bile bununla evet ben bu tedaviyi yaptırdım, tekrar gidip hani ödediğim parayı geri almak istiyorum dese bunu almaya maalesef hakkı yok. Çünkü bu tedaviler ya da bu kararlar alındıktan sonraki tedavi ödemelerini kapsıyor, çünkü tebliğlerin ya da kanunların yayınlanmasından sonraki geçen sürede olanlar, zaten burada bir heyet raporu alınması zorunluluğu söz konusu, zaten daha önceki tedavilere ait hastaların da hani bunu heyet raporu olmadığı için ve geçmişe dönükte olarak da bunun verilmesi mümkün olmadığından herhangi bir geri ödeme alma şansı yok. Soru 3: Şayet varsa yıllar önce Tüp Bebek yöntemine başvurmuş fakat sonuç alamamış hastanın masraflarını geri temin edemiyorlar yani öyle mi? Cevap: Evet, dediğimiz gibi daha önceden bir tedavi olmuş ise hasta gebelik olsun ya da olmasın bu hastanın artık herhangi bir geri ödeme alma şansı olmayacaktır. Soru 4: Tüp Bebekte geri ödeme başladıktan sonra Tüp Bebek için girişimde bulunan insan sayısında bir artış var mı? Cevap: Evet, bu kanunlar çıktıktan sonra Türkiye'de ki genel dağılıma baktığımız zaman yaklaşık ortalama her yıl 25.000 Tüp Bebek uygulaması yapılırken bugün bu sayı 35.000’lere kadar gelmiş bulunmaktadır. Bu da başvurulardaki artışı gösteriyor. Aslında ülkemizde yıllık olarak her yıl tedavi edilme ihtiyacı gösteren hasta sayısının 100.000'nin üzerinde olduğu hesaplanıyor. Maalesef hem Tüp Bebek heyet raporunun çıkarılmasındaki zorluklar hem de bununla birlikte yine de hastaların özellikle özel sektörde üzerine bir miktar fark ödemeleri zorunluluğu olmasından dolayı, hastaların tedaviye başvurusu yine de kısıtlı kalabilmekte. Soru 5: Tüp Bebek heyet raporu almak için gerekli koşullar nelerdir? Bu raporlar kolaylıkla alınabiliyor mu? Cevap: Tüp Bebek tedavileri için heyet raporu almak isteyen hastalar mutlaka Sağlık Bakanlığı'na ait eğitim ve araştırma hastaneleri ile üniversite hastanelerinden heyet raporu almaları gerekiyor. Bunun için erkekte veya bayanda tıbbi bir kusur bulunmalı. Ya da bir takım tedavilerle gebelik elde edilememiş olup Tüp Bebek tedavisi karar verildiğine dair ortak bir karar çıkmış olması gerekiyor. Bu raporu alabildikleri takdirde hastanın ilaçlarının 3.000 üniteye kadar olan kısmı reçete edilebiliyor ve tedavilerde kamu sektöründe herhangi bir fark ödemeden,özel hastanelerde fark ödeyerek olabilmekteler. Ancak burada bir takım yeni uygulamalar var. Bu 1 Temmuz 2008 tarihinden itibaren çıkarılan bir genelge ile belirtilen burada artık bayanların yaşı eskiden 40 iken şimdi 39'a indirildi. 39 yaşın üzerinde tüp bebek tedavisinden faydalanamıyorlar. 23 yaşın altında Tüp Bebek tedavisi yapılması zorunlu olsa dahi hasta faydalanamıyor ve SSK'ya belli bir gün sayısı olarak prim ödemiş olma zorunluluğu da getirilmiş bulunmakta. Bu yüzden aslında bu tedavilere başvuracak hastaları kısıtlayan faktörler olarak da bunları söylemek mümkün


01 Jan 2011
Gebelik Testi Hamile olduğundan şüphelenen ve adet gecikmesi yaşayan pekçok kadın eczaneden kolayca temin ettiği gebelik testi ile hamile olup olmadığını öğrenmeye çalışır. Bu hem son derece ucuz, hem kolay hem de özel bir yöntemdir. Özeldir çünkü testi uygulayan kadından başka kimse sonucu bilemez. Pekçok kadın için bu önemli bir özelliktir. Kadın hamile olup olmadığını herkesten önce öğrenmek ve bu özel anı doyasıya yaşamak ister. Tam tersi şekilde istenmeyen bir gebelikten korkan kadın da hamile olup olmadığını başkalarının bilmesini istemeyebilir. Her yıl tüm dünyada milyonlarca gebelik testi satılmaktadır. Evde yapılan gebelik testi anlamında "home pregnancy test" (HPT) olarak adlandırılan bu yararlı kitler her zaman doğru sonuç vermeyebilir. Hatalı pozitif ya da hatalı negatif sonuçlar kişide hem psikolojik hem de fiziksel travmaya neden olabilir. Bu nedenle gebelik testi kitlerini kullanırken çok dikkatli olmak gerekir. HPT gebeliği nasıl saptar? Bir gebelik oluştuğunda herhangi bir testin bu gebeliği saptayabilmesi için hCG adı verilen hormonun varlığı temel şarttır. hCG yalnızca gebelikte salgılanan bir hormondur ve salgılanabilmesi için döllenmiş yumurtanın blastokist aşamasına ulaşıp rahim içine yerleşmesi gerekir. Bu genelde yumurtlamayı takiben 6-10 gün içinde meydana gelen bir olaydır. Teorik olarak hCG döllenmeyi takip eden 9. gün civarında salgılanmaya başlar. Hormonun kanda yeterli düzeye ulaşıp idrarla da atılması için ek zamana gerek vardır. Çok erken dönemlerde hormon kanda yükselmeye başlamasına rağmen idrarl atılması gecikebilir. Normalde gebe olmayan bir kadında kandaki hCG düzeyi mililitrede 10 milienternasyonel üniteden (mIU) daha düşüktür. HPT'nin hassasiyeti ne demektir? HPT'nin hassasiyeti idrarda saptayabildiği en düşük miktardaki hCG değeri anlamına gelir. Bugün piyasada satılan pekçok gebelik testinin hassasiyeti 20-50 mIU/mL arasındadır. Yani hCG değeri 20-50 mIU/mL'nin altındaysa test sonuç vermez. Oysa kan testi hCG değerini tam olarak yansıtır.Bu nedenle kan testi daha adet gecikmesi ortaya çıkmadan sonuç verebilir. Testin duyarlılığı yani hassasiyeti ne kadar yüksekse yani ölçebildiği hCG düzeyi ne kadar düşükse gebeliği erken dönemde gösterme olasılığı da o kadar yüksektir. HPT nasıl yapılır? Her gebelik testinin kendine ait özellikleri olabilir. Bu nedenle eczaneden test aldığınızda kullanma talimatını mutlaka okuyunuz. Test için en uygun örnek orta akım idrarıdır. Yani idrar yapmaya başlayıp biraz idrarı boşa akıttıktan sonra idrar örneği almanız daha uygundur. Testin özelliğine göre idrarınızı bir kaba alıp damlalık ile damlatmanız, idrar kabına batırmanız ya da direkt olarak idrarınızı yaparken testi akan idrara tutmanız uygulanabilecek yöntemlerdir. HPT en erken ne zaman sonuç verir? "Arkadaşımla ilişkide bulundum daha sonra hemen gidip gebelik testi aldım sonuç negatif çıktı. Kesinlikle hamile olmadığımdan emin olabilirmiyim?" şeklinde sorular sıkça sorulmaktadır. Bu kadar erken dönemde gebelik olup olmadığını ancak Tanrı bilebilir. Daha öncede belirttiğimiz gibi gebelik testinde gebeliğin saptanabilmesi için embryonun rahim içine yerleşmiş olması gerekir. Bu nedenle test en erken yumurtlamadan sonraki 8-9. günde saptanabilir. Ancak yumurtlamanın geç olması, embryonun beklenenden daha geç yerleşmesi gibi nedenler ile bu dönemde yapılan idrar testi genelde negatif çıkar. Bu dönemde yapılan gebelik testinin negatif çıkması hatalı negatif anlamına gelmez ve hamile olmadığınızı göstermez. En akılcı ve ekonomik yaklaşım adet kanamasını beklemek eğer gecikme olursa test yapmaktır. 2001 Ekim ayında JAMA dergisinde yayınlanan geniş kapsamlı bir araştırmada adet gecikmesinin olduğu günde yapılan idrarda gebelik testinin duyarlılığının %90 olduğu saptanmıştır (JAMA. 2001;286-1759-1761). Geriye kalan %10 olguda daha henüz embryo rahime bile yerleşmemiştir. Yine aynı çalışmaya göre bu testlerin duyarlılığı en fazla adet gecikmesinden 1 hafta sonra olmakta ve %97'ye kadar çıkmaktadır. Bu nedenle adet gecikmesinin takip eden 1-2 günde yapılan test negatif çıktığında mutlaka 1 hafta sonra test yeniden yapılmalıdır. Testi yapmadan önce idrar ne süre ile tutulmalıdır? Testi yaptığınız gün ne kadar geçse idrar tutmanız gereken süre o kadar azdır. Örneğin beklediğiniz adet kanaması 1 hafta geçmiş ise idrar tutmadan herhangi bir zamanda testi yapabilirsiniz. Öte yandan adet kanamasını beklediğiniz gündeyseniz ya da adet kanamanız 1-2 gün geciktiyse bu durumda 4 saat idrar yapmayıp daha sonra testi yapmalısınız. Test nasıl yorumlanır? Piyasada satılan değişik markalardaki idrar testleri birbirinden farklıdır. Bu nedenle kullndığınız testin kullanma talimatını mutlaka dikatlice okuyunuz. Genelde idrar testlerinde 3 tane pencere bulunur. Bunlardan birine idrar örneği damlatılırken yan yana bulunan iki pencereye bakılarak test yorumlanır. Bu pencerelerden birisi testin doğru şekilde yapılıp yapılmadığınız gösterir (kontrol penceresi). Diğer pencere ise pozitif ya da negatif sonucu verir. Pozitif sonuç varlığında bu penceresinde ya bir çizgi ya da artı işareti çıkar. Sonuç penceresindeki çizginin renginin açık ya da koyu olması anlamını değiştirmez. Bu her durumda pozitif sonuç demektir. Bazı testlerde ise sonuç peceresinde artı ya da eksi işareti belirir. Artı pozitif sonucu yani gebeliği, eksi ise gebelik olmadığını gösterir. Gebelik testinin sonucu okunurken testin kullanma kılavuzunda belirtilen zaman süresince beklenmelidir. Bazı durumlarda test negatif olmasına rağmen bir süre daha beklendiğinde hafif bir çizgi ortaya çıkabilir. Bu şüpheli sonucu belirtir. Ya hamile olmanıza rağmen hCG değeri testin saptayabileceği düzeylere ulaşmamıştır ya da hamiel değilsinizdir ancak test reaksiyon vermektedir. Her iki durumda da testin 1-2 gün sonra tekrar edilmesi ya da kanda gebelik testi yapılması uygundur. İdeal olan testin kullanma kılavuzunda belirtilen zaman sonrasında sonucu yorumlamaktır. Test neden hatalı sonuç verir? Testin hatalı negatif sonuç vermesinin temel nedeni duyarlılığının kandaki düşük düzeydeki hCG değerlerini saptamaya yetmemesidir. Testin erken yapılması bunda en önemli faktördür. Testin bozuk ya da son kullanım tarihinin geçmiş olması da bir diğer etkendir. Hatalı pozitif sonuçlar ise daha nadir görülür. Bu gibi durumlarda bazen idrardaki başka bir hormona (örneğin LH) çapraz reaksiyon gelişebilir. Bir başka neden de kimyasal gebeliklerdir. Çok erken dönemde test pozitif çıkmasına rağmen daha sonra klinik olarak gebelik fark edilemeden embryo canlılığını yitirir ve kan hCG değerleri düşmeye başlar. İnfertilite tedavilerinde yumurta çatlatmak amacıyla yapılan hCG enjeksiyonları sonrasında da hatalı pozitif sonuçlar görülebilir. Bu nedenle test son hCG enjeksiyonundan 10-14 gün sonra yapılmalıdır. Testin hatalı pozitif sonuç vermesi oldukça nadirdir.Bu nedenle pozitif sonuç varlığında ek incelemeye gerek duyulmazken negatif olması mutlaka gebe olunmadığı anlamına gelmez Kullanılan ilaçlar ya da enfeksiyonlar hatalı sonuçlara neden olabilir mi? İçinde hCG içermeyen ilaçlar hatalı sonuca neden olmaz. Kısırlık tedavisinde kullanılan yumurtlama uyarıcı ilaçlar da dahil olmak üzere hiç bir antibiyotik, ağrıkesici, doğum kontrol hapı testin hatalı sonuç vermesine neden olmaz ya da gebelik varlığında testin pozitifleşme sürecini geciktirmez. Benzer şekilde tütün ürünleri ve alkol de HPT'lerin doğru sonuç vermesini engellemez. Uyarılar Her türlü adet gecikmesi mutlaka değerlendirilmesi gereken önemli bir sağlık sorunudur. Testin negatif çıkması durumunda eğer adet kanamanız hala daha başlamadıysa mutlaka jinekoloğunuzla görüşmelisiniz. Testin pozitif olması normal bir gebelik olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle gebeliğin varlığını teyit etmek ve dış gebelik başta olmak üzere bazı erken gebelik komplikasyonlarına yenik düşmemek için kontrol şarttır. Öte yandan adet gecikmesi olan bir kadında testin negatif sonuç vermesi gebeliğin ilerlemesine neden olacaktır. Bu sırada gebelikte kullanılmaması gereken maddeleri kullanmanız ya da gebelik için uygun olmayan davranışlarda bulunmanız bebeğinize zarar verebilir. Bunun istenmeyen bir gebelik olması durumunda ise sonlandırılması için yasal sınır aşılabilir. Her adet gecikmesi durumunda test pozitif ya da negatif olsun mutlaka doktorunuzla görüşmelisiniz.


01 Jan 2011
Bazı durumlarda bebeğin vajinal yol ile doğması mümkün olmaz. Bu gibi durumlarda karın duvarı ve rahme yapılan cerrahi kesiden bebeğin doğumu gerçekleştirilir. Bu işleme sezeryan adı verilir. Bu bölümde - Sezeryan ile doğum ne zaman gerekir - Riskleri nelerdir? - Sonrasında neler olur inceleyeceğiz. Sezeryan ile doğumu gerektirecek pek çok neden olabilir. Sezeryan ne zaman yapılır? Sezeryan ile doğum yapılmasını gerektirecek pek çok neden olabilir. Bunların bir kısmı anneye ait nedenler, bir kısmı ise bebeğe ait nedenlerdir. Bazı durumlarda doğumun sezeryan ile gerçekleşmesi doğum başlamazdan önce kararlaştırılırken, bazı durumlarda ise doğum eylemi sırasında çıkan problemlerden dolayı sezeryan ile doğum kararı alınabilir. Bazen gebenin kendisi sezeryan ile doğum yapmak isteyebilir , bu kompleks kararın mutlaka doktor ile tartışılıp karar varılması gerekir Çoğul Gebelik Karnında iki veya daha fazla bebek taşıyan kadınların bir kısmının sezeryan ile doğurtulması gerekir. Eğer çoğul gebelikte doğum çok erken haftalarda gerçekleşiyorsa veya bebeklerin rahim içindeki pozisyonları uygun değilse doktor sezeryan ile doğumu tercih edecektir. Çoğul gebeliklerde bebek sayısı arttıkça ( ikiz, üçüz, dördüz gibi) sezeryan ile doğum ihtimalide artacaktır. İlerlemeyen Doğum Eylemi Sezeryan ile doğumların yaklaşık üçte biri doğum eyleminin normal şekilde ilerlememesi nedeni ile yapılır. Bu gibi doğumlarda gerçekleşen rahim kasılmaları rahim ağzını istenildiği şekilde açıp bebeği ilerletemez. Bu gibi durumlarda doktorunuz bazı ilaçlar yardımı ile doğumu hızlandırmayı deneyebilir. İstenilen ilerlemenin sağlanamadığı durumlarda ise doktorunuz sezeryan ile doğumu tercih edecektir. Bebek ile ilgili sıkıntılar Bazı doğumlarda bebek sıkıntıya girebilir ve sezeryan ile doğum gerekebilir. Bunun en sık nedenlerinden biri göbek kordonunun sıkışması ve plasentadan bebeğe yeterli kan gidememesidir. Bazı doğumlarda ise fetal monitörde bebeğe ait anormal kalp atımları tespit edilip sezeryan kararı alınabilir. Olası diğer sezeryan nedenleri - Bebeğin iri olması - Bebeğin ters gelmesi - Annedeki bazı enfeksiyonlar Plasenta ile ilgili problemler Plasenta previa : plasentanın bebekten daha aşağı konumda , rahim ağzını kapatacak şekilde yerleşmiş olmasıdır. Bu durum bebeğin rahimden çıkmasına engeldir. Plasenta dekolmanı da karşılaşılabilecek diğer bir plasentaya ait problemdir. Bebek doğmazdan önce plasentanın rahim duvarından ayrılması ve bebeğin oksijensiz kalması demektir. Yukarıda anlatılan iki durumda da şiddetli kanama olabilir ve doğumun sezeryanla yapılması gerekebilir. Daha önce sezeryanla doğum öyküsü Daha önce sezeryanla doğum yapmış olmanız bu seferki doğumunuz gerçekleşme şeklini etkileyecektir. Daha önceki doğumu sezeryanla gerçekleşmiş kadınların vajinal yolla doğum yapma şansları vardır . Vajinal yolla doğum yapıp yapamayacağınıza doktorunuzun karar verecektir. Daha önceki sezeryanda rahme yapılan kesik klasik olarak tanımlanan şekilde ise vajinal doğumda rahminizin yırtılma ihtimali vardır ve doktorunuz sezeryan ile doğumu tercih edecektir. Operasyon Pek çok hastanede eşiniz ameliyathanede yanınızda bulunmasına izin verilir. Bazı durumlarda sezeryan kararı acilen alınır ve önceden hazırlık yapma fırsatı olmaz. Hazırlık Sezeryan öncesi bir hemşire sizi ameliyata hazırlayacaktır.Mide asidini azaltmak amacı ile antiasit bir şurubu içmeniz istenebilir. Bu anestezi sırasında akciğerlerinize kaçabilecek mide sıvısının vereceği zararı azaltmak içindir. Daha sonra karnınız yıkanır ve ameliyat sahası tıraş edilir. Mesanenizin ameliyat sırasında zedelenmesi ihtimalini azaltmak için bir idrar sondası takılır , kol veya elinize bir serum takılır. Gerekli ilaç ve sıvılar bu serum yolu ile size verilecektir Anestezi Cerrahi işlem sırasında ağrı duymamanız için anestezi uygulanacaktır. Genel anestezi uygulandığı takdirde işlem sırasında uykuda olacak ve hiçbir şey hatırlamayacaksınız. Epidural anestezi veya spinal anestezi uygulandığı durumlarda ise operasyon sırasında uyanık olacaksınız fakat ağrı duymayacaksınız Epidural anestezi , belinize yerleştirilen çok ince bir tüp vasıtası ile uygulanır. Bu tüp birkaç gün takıldığı yerde kalabildiği için gerekli ilaçlar daha sonra bu yolla tekrar verilebilir. Bu anestezi türünde vücudunuzun alt yarısı uyuşur. Spinal anestezi de epidural anesteziye benzer şekilde vücudun alt yarısını uyuşturur. Bu uygulamada ilaç direkt olarak omuriliğin etrafında bulunan sıvıya verilir. Uygulanacak anestezi tipinin seçimi pek çok faktöre bağlıdır. Bu seçim yapılırken bebeğinizin ve sizin sağlık durumunuz göz önüne alınır. Anestezi doktoru bu seçim işlemi sırasında sizinle de görüşüp isteklerinizi göz önüne alacaktır. . Doğum Doktorunuz karın duvarınıza bir kesik yaparak karın boşluğunuza ulaşacaktır. Bu kesik çatı kemiğinizin ( pubis ) hemen üstünde ve yere paralel olabileceği gibi , göbek ile çatı kemiğiniz arasında da yapılabilir. Daha sonra karın ön duvarındaki kaslara ulaşılarak kenara çekilirler. Genelde kas dokusuna kesik yapmak gerekmez. Daha sonra rahim duvarınıza bir kesik yapılarak bebeğe ulaşılır. Rahim duvarındaki kesikte aynı karın duvarında olduğu gibi yatay veya düşey olarak yapılabilir. Bu kesiğin tipini doktorunuz sezeryanın yapılış nedenine göre belirleyecektir.. Rahminize yapılacak kesik için genelde tercih edilen yatay kesiktir. Bu tür kesilerde kan kaybı daha az olur ve yara iyileşmesi daha iyi olur. Bebeğin çok ufak olması gibi bazı özel durumlarda dikey rahim kesisi tercih edilecektir. Yapılan kesiden bebek doğurtulur ve daha sonra göbek kordonu kesilerek plasenta çıkarılır. Bu aşamadan sonra rahim ve karın duvarını oluşturan tabakalar , vücutta kendi kendine eriyen dikiş malzemeleri ile kapatılır. Komplikasyonlar Diğer cerrahi girişimler gibi sezeryan ile doğum da riskler içerir. Bu problemler az sayıdaki kadında oluşur ve genellikle kolay tedavi edilirler.: - Rahim ve etrafındaki diğer organlar veya cilt kesisi iltihaplanabilir. - Bazen kan naklini gerektirecek seviyede kanama olabilir. - Bacaklarınızda , leğen kemiğinin içindeki organlarda veya akciğerlerinizde kan pıhtıları oluşabilir. - Mesane veya bağırsaklarınız zedelenebilir. - Ameliyat sırasında kullanılan anestetik madde veya ilaçlara alerjik reaksiyonlar gösterebilirsiniz. Doğumdan sonra Eğer sezeryan sırasında uyanık iseniz bebeğinizi hemen görebilirsiniz. Operasyonun tamamlanmasından sonra ayılma odasına veya direkt kendi odanıza alınırsınız. Kan basıncınız, nabzınız , solunumunuz ve karnınız düzenli aralıklarla kontrol edilecektir. Bebeğinizi emzirmeyi planlıyorsanız bunu ameliyattan çok kısa bir süre sonra gerçekleştirebilirsiniz Sezeryan sonrası bir süre yatakta kalmanız istenecektir. Yataktan ilk birkaç kalkışınızda yanınızda hemşire veya bir başka erişkinin olması uygun olacaktır. Sezeryandan kısa bir süre sonra idrar sondanız çıkarılacaktır. Ağız yolu ile gıda almaya başlayana kadar damar yolunuzdan serum verilecektir. İlk birkaç gün ameliyat yeriniz ağrıyacaktır. Bu ağrıyı azaltmak için doktorunuz ağrı kesici ilaçlar önerecektir. Eğer sezeryan epidural anestezi ile yapılmış ise ağrı kesici ilaçlar birkaç gün süre ile epidural kateterinden verilebilir Doğumdan sonra hastanede 1-2 gün kalmanız istenir. Bu süreyi sezeryanın yapılış nedeni ve sizin toparlanma süreciniz belirleyecektir. Eve çıktıktan sonra kendinize dikkat etmeniz ve fizik aktivitenizi sınırlamanız gerekebilir. Eve çıktıktan sonra Karın duvarınızın iyileşmesi bir iki hafta sürecektir. Bu sürede - Özellikle emzirme esnasında hafif kramplar - 4-6 hafta süre ile kanama veya akıntı - Kan pıhtıları ve kramplar - Kesi yerinde ağrı görülebilir. Enfeksiyonu engellemek açısından : birkaç hafta süre ile cinsel ilişkide bulunmayın ve vajinaya hiçbir şey koymayın. Ağır fizik aktivitelerden kaçının. Ateş, aşırı kanama veya ağrının şiddetlenmesi gibi durumlarda doktorunuzu arayın. Netice olarak Doğumun sezeryan ile yapılması için bir çok neden vardır.bu konuda aklınıza takılanları ve endişelerinizi doktorunuzla konuşun.


01 Jan 2011
Tiroid Kanserleri Genelde Üçe Ayrılır : İyi diferansiye (iyi farklılaşmış): Papiller ve§ Folliküler Az diferansiye (az farklılaşmış)§ İndiferansiye ya da§ anaplastik (kötü farklılaşmış) (Papiller Tiroid kanserleri %78 ; Folliküler Tiroid kanserleri %17 ; Medüller Tiroid kanseri %4 ; Anaplastik Tiroid Kanseri % 1) Tiroid kanseri tanısı, tiroid nodüllerinin incelenmesi sonucunda ya da herhangi bir nedenle uygulanan tiroid operasyonlarında rastlantı sonucu konur. Örneğin, operasyon öncesi araştırılmayan ya da ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) negatif çıkan; büyük nodül, çok nodül veya Graves hastalığı nedeni ile opere edilen hastalarda patolojik sonuç, tiroid kanseri olarak gelebilir. Bazen, boyunda beliren lenf bezinin biyopsisi sonucu tiroid kanseri tanısı konabilir. Tiroid Kanseri; Genelde sessizdir, hiçbir şikâyete neden olmaz.§ Bazen boyunda şişlik ile kendini belli eder.§ Büyük kanserlerde§ baskıya bağlı boğuk ses ve yutma güçlüğü yapabilir. Çok nadir olarak§ akciğer, kemik ya da beyne yapmış olduğu metastazların belirtileri ile ortaya çıkabilir. Birçok hastada ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) ile kesin§ kanser tanısı konmasına rağmen bazı hastalarda selim/kanser ayırıcı tanısı yapılamayabilir. Klinik risk faktörleri ve ultrasonografik kanser§ belirtisi olmadığı zaman 1 cm altındaki nodüllerde ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılmaz. Klinik risk faktörü olanlarda nodül hangi çapta§ olursa olsun ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılır. Klinik Risk Faktörleri : Baş boyun radyoterapisi görenler§ Ailesinde§ tiroid kanseri olanlar Hızlı büyüyen nodüller§ Sert ve etrafa yapışık§ nodüller Ses felci, yutma güçlüğü ve öksürüğü olanlar§ Bölgesel lenf§ bezi veya uzak metastazı olanlarİnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) veya boyundan yapılan lenf bezi biyopsisi ile tiroid kanseri tanısı konan hastalarada ilk uygulanacak tedavi şekli cerrahidir. Cerrahi tedavi ile tiroid tamamen (total tiroidektomi) çıkarılır. Bununla birlikte santral lenf bezleri ve üst mediasten lenf bezleri de çıkarılır. Cerrahi Tedavi; İlerideki nüksleri önler§ Radyoiyot tedavisinin§ yapılmasına imkân sağlar Hastanın takibini kolaylaştırır§Total veya totale yakın tiroid bezinin çıkarılması bazı komplikasyonlara (ses tellerinin zedelenmesine ve hipoparatiroidiye) neden olabilir. Cerrahi tedaviden sonra bazı hastalara radyoiyot (atom) tedavisi uygulanır. Tiroid kanseri boyundaki bölgesel lenf düğümüne sıçramışsa, total tiroidektomi ile birlikte o bölgedeki lenf bezleri de çıkarılır. Bu işleme modifiye boyun disseksiyonu denir. Cerrahiden sonra o bölgede bir müddet his kaybı olabilir.


01 Jan 2011
Tiroid Bezi Büyümesi ve Nodüller: Guatr, tiroid bezinin simetrik ya da asimetrik olarak diffüz (yaygın) büyümesi sonucu veya nodül (bir veya birden fazla) ile birlikte oluşabilir. Genel olarak tiroid bezinin büyümesi durumuna diffüz guatr, nodül içeren guatrlara ise nodüler guatr denir. Tiroidin büyüyerek, sternum ( iman tahtası kemiği) altına doğru uzaması durumu ise substernal ya da plonjan guatr olarak ifade edilmektedir. Tiroid bezinin gereğinden daha fazla hormon salgıladığı guatr türü halk arasında ‘’zehirli guatr” ya da "iç guatr" olarak bilinmektedir. Hormon düzeyi normal olan guatr türü “basit guatr”; içinde nodül bulunan guatr ise “nodüllü guatr” olarak ifade edilmektedir. Tiroid nodülü, tiroid içinde veya üzerinde oluşan kitlelerdir. Nodüller kistik, solid ve miks durumda olurlar. Tiroid içerisinde tek bir nodül mevcutsa soliter nodül, birden fazla nodül mevcutsa multinodüler guatr olarak adlandırılır. Soliter nodüllerde kanser olma ihtimali daha fazladır. Guatr oluşmasının birçok nedeni olabilir. Bu nedenlere göre guatrlar iki gruba ayrılabilir : Endemik Guatr§ Sporadik Guatr§ Bir yerleşim bölgesinde 6-12 yaş grubundaki çocuklarda yüzde 5’den daha fazla guatr vakası varsa bu yerleşim bölgesine endemik guatr bölgesi denir. Dünyada ve ülkemizde çok sayıda endemik guatr bölgesi mevcuttur (Alpler ve Karadeniz Bölgesi gibi). Bu bölgelerde guatr oluşumuna neden olan değişik etkenler mevcuttur. Bunlar içerisin de en sık görülen neden iyot eksikliğidir. Guatrlar büyüklük ve fonksiyonlarına göre birtakım şikayet ve belirtilere neden olabilirler. Bu belirtiler : Genelde basit diffüz guatr herhangi bir şikayete§ neden olmaz. Büyük ve nodüllü guatrlar, soluk veya yemek borusu üzerine§ olan baskı nedeniyle nefes darlığına veya yutma güçlüğüne neden olabilir. Ancak bu durum nörotik hastalarda görülen ve globus histerikus denilen boğazdaki sıkışma hissi ile karıştırılmamalıdır. Büyük guatrlar, ayrıca boyun§ toplardamarları üzerine baskı yaparak bu damarların genişlemesine neden olabilir. Tiroid glandı günlerce veya haftalarca yavaşça büyüyüp küçülmesi§ ve bazen ağrılı olması, sessiz veya subakut tiroiditte görülür. Tiroidin§ ani olarak büyümesi, ağrılı ve hassas olması tiroid nodülü içine kanamada veya ani olarak büyüyen tiroid kanserlerinde görülür.Guatrlar, tiroid durumda ise yani tiroid hormonları normal seviyelerde ise hastanın ilk olarak tiroid kanseri olup olmadığı araştırılır. Nodülsüz yaygın olarak büyümüş bir guatrda (basit guatr) kanser olma ihtimali yoktur. Tiroid tümörleri kadınlarda %6.4 erkeklerde %1.6 oranında bulunur. Birçok tiroid tümörü selim (benign) yani iyi huyludur. Tiroid sintigrafisinde görülen soğuk (hipoaktif, nonfonksiyonel) nodüllerin %5’i kötü huyludur. Çok nodüllü guatrlarda (multinodüler) habaset (malignite) ihtimali çok daha azdır. Genelde tiroid tümörlerinin kesin sebepleri belli olmamasına rağmen bazı radyasyonların buna neden olduğu bilinmektedir (1986 yılında meydana gelen Çernobil nükleer reaktör faciasında radyasyonun bu etkisi kesinleşmiştir). Nodül mevcut olan hastalarda, nodülün tek mi yoksa birden fazla mı olduğu araştırılır. Tek nodüllü vakaların ise kanser olup olmadığı incelenir. Ultrasonografi, nodüllerin tespitinde kolaylıkla uygulanan ve hamilelerde dahi herhangi bir zararı olmayan bir tanı yöntemidir. Ayrıca bu yöntem, Hashimoto tiroiditi ile multinodüler guatrı birbirinden kolaylıkla ayırabilmektedir. Özellikle kısa boyunlu hastalarda tiroid nodüllerinin tanısında, elle muayeneden çok daha iyi sonuçlar verir. Özellikle soliter soğuk nodüllerde kanser olma olasılığı mevcut olduğundan, detaylı araştırılması gerekir. Normalde bir populasyonda %40-50 arasında tiroid nodülü mevcuttur. Bu nodüllerin ancak çok az bir bölümünde kanser olduğundan, her nodülün cerrahi olarak çıkarılması doğru değildir. Özellikle soliter nodüllerin değerlendirilmesi dikkat gerektirir. Değerlendirilmede hastanın yaşı, boyun bölgesine radyasyon alıp almadığı, şikayetleri, aile hikayesi vb gibi kriterler göz önünde bulundurulur. Buluğ çağından önce çocuklarda nodül oluşması ya da§ çok yaşlılarda ani olarak nodulün ortaya çıkması tiroid kanserini akla getirir. Ani olarak ses değişikliği oluşması ve yutma güçlüğü ortaya çıkması,§ tiroid kanseri yayılışını düşündürür. Erkeklerde tek nodülün görülmesi§ kanser kuşkusunu artırır. Ailede tiroid kanseri olması, tiroid kanser§ ihtimalini artırır. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) ; nodülün habis§ mi selim mi olduğunu gösterir.


01 Jan 2011
TİROİD Tiroid, normalde her sağlıklı insanda bulunması gereken bir hormon bezesidir. Tiroid, boğazımızda gırtlağın hemen önünde her iki şah damarımızın arasında bulunan "at nalı" ya da "U harfi" şeklinde bir organdır. Bu organımızın en önemli, hatta tek görevi, tiroksin isimli tiroid hormonu salgılamaktır. Genel anlamda, tiroidin kanser dışındaki her türlü şişliğine guatr denilir. Erişkinlerde tiroidin ağırlığı normalde 20-25 gr’dır. Çok büyük guatrlar el veya gözle muayene sırasında kolaylıkla tespit edilebilir. Ancak şüpheli durumlarda ultrasonografi ile tanı konmalıdır. Guatr, tiroid bezinin simetrik ya da asimetrik olarak diffüz (yaygın) büyümesi sonucu veya nodül (bir veya birden fazla) ile birlikte oluşabilir. Genel olarak tiroid bezinin büyümesi durumuna diffüz guatr, nodül içeren guatrlara ise nodüler guatr denir. Tiroidin büyüyerek, sternum ( iman tahtası kemiği) altına doğru uzaması durumu ise substernal ya da plonjan guatr olarak ifade edilmektedir. Tiroid bezinin gereğinden daha fazla hormon salgıladığı guatr türü halk arasında ‘’zehirli guatr” ya da "iç guatr" olarak bilinmektedir. Hormon düzeyi normal olan guatr türü “basit guatr”; içinde nodül bulunan guatr ise “nodüllü guatr” olarak ifade edilmektedir. Tiroid nodülü, tiroid içinde veya üzerinde oluşan kitlelerdir. Nodüller kistik, solid ve miks durumda olurlar. Tiroid içerisinde tek bir nodül mevcutsa soliter nodül, birden fazla nodül mevcutsa multinodüler guatr olarak adlandırılır. Soliter nodüllerde kanser olma ihtimali daha fazladır. Guatr oluşmasının birçok nedeni olabilir. Bu nedenlere göre guatrlar iki gruba ayrılabilir : Endemik Guatr§ Sporadik Guatr§ Bir yerleşim bölgesinde 6-12 yaş grubundaki çocuklarda yüzde 5’den daha fazla guatr vakası varsa bu yerleşim bölgesine endemik guatr bölgesi denir. Dünyada ve ülkemizde çok sayıda endemik guatr bölgesi mevcuttur (Alpler ve Karadeniz Bölgesi gibi). Bu bölgelerde guatr oluşumuna neden olan değişik etkenler mevcuttur. Bunlar içerisin de en sık görülen neden iyot eksikliğidir. Guatrlar büyüklük ve fonksiyonlarına göre birtakım şikayet ve belirtilere neden olabilirler. Bu belirtiler : Genelde basit diffüz guatr herhangi bir şikayete§ neden olmaz. Büyük ve nodüllü guatrlar, soluk veya yemek borusu üzerine§ olan baskı nedeniyle nefes darlığına veya yutma güçlüğüne neden olabilir. Ancak bu durum nörotik hastalarda görülen ve globus histerikus denilen boğazdaki sıkışma hissi ile karıştırılmamalıdır. Büyük guatrlar, ayrıca boyun§ toplardamarları üzerine baskı yaparak bu damarların genişlemesine neden olabilir. Tiroid glandı günlerce veya haftalarca yavaşça büyüyüp küçülmesi§ ve bazen ağrılı olması, sessiz veya subakut tiroiditte görülür. Tiroidin§ ani olarak büyümesi, ağrılı ve hassas olması tiroid nodülü içine kanamada veya ani olarak büyüyen tiroid kanserlerinde görülür.Guatrlar, tiroid durumda ise yani tiroid hormonları normal seviyelerde ise hastanın ilk olarak tiroid kanseri olup olmadığı araştırılır. Nodülsüz yaygın olarak büyümüş bir guatrda (basit guatr) kanser olma ihtimali yoktur. Tiroid tümörleri kadınlarda %6.4 erkeklerde %1.6 oranında bulunur. Birçok tiroid tümörü selim (benign) yani iyi huyludur. Tiroid sintigrafisinde görülen soğuk (hipoaktif, nonfonksiyonel) nodüllerin %5’i kötü huyludur. Çok nodüllü guatrlarda (multinodüler) habaset (malignite) ihtimali çok daha azdır. Genelde tiroid tümörlerinin kesin sebepleri belli olmamasına rağmen bazı radyasyonların buna neden olduğu bilinmektedir (1986 yılında meydana gelen Çernobil nükleer reaktör faciasında radyasyonun bu etkisi kesinleşmiştir). Nodül mevcut olan hastalarda, nodülün tek mi yoksa birden fazla mı olduğu araştırılır. Tek nodüllü vakaların ise kanser olup olmadığı incelenir. Ultrasonografi, nodüllerin tespitinde kolaylıkla uygulanan ve hamilelerde dahi herhangi bir zararı olmayan bir tanı yöntemidir. Ayrıca bu yöntem, Hashimoto tiroiditi ile multinodüler guatrı birbirinden kolaylıkla ayırabilmektedir. Özellikle kısa boyunlu hastalarda tiroid nodüllerinin tanısında, elle muayeneden çok daha iyi sonuçlar verir. Özellikle soliter soğuk nodüllerde kanser olma olasılığı mevcut olduğundan, detaylı araştırılması gerekir. Normalde bir populasyonda %40-50 arasında tiroid nodülü mevcuttur. Bu nodüllerin ancak çok az bir bölümünde kanser olduğundan, her nodülün cerrahi olarak çıkarılması doğru değildir. Özellikle soliter nodüllerin değerlendirilmesi dikkat gerektirir. Değerlendirilmede hastanın yaşı, boyun bölgesine radyasyon alıp almadığı, şikayetleri, aile hikayesi vb gibi kriterler göz önünde bulundurulur. Buluğ çağından önce çocuklarda nodül oluşması ya da§ çok yaşlılarda ani olarak nodulün ortaya çıkması tiroid kanserini akla getirir. Ani olarak ses değişikliği oluşması ve yutma güçlüğü ortaya çıkması,§ tiroid kanseri yayılışını düşündürür. Erkeklerde tek nodülün görülmesi§ kanser kuşkusunu artırır. Ailede tiroid kanseri olması, tiroid kanser§ ihtimalini artırır. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) ; nodülün habis§ mi selim mi olduğunu gösterir. Tiroid Kanserleri Genelde Üçe Ayrılır : İyi diferansiye (iyi farklılaşmış): Papiller ve§ Folliküler Az diferansiye (az farklılaşmış)§ İndiferansiye ya da§ anaplastik (kötü farklılaşmış) (Papiller Tiroid kanserleri %78 ; Folliküler Tiroid kanserleri %17 ; Medüller Tiroid kanseri %4 ; Anaplastik Tiroid Kanseri % 1) Tiroid kanseri tanısı, tiroid nodüllerinin incelenmesi sonucunda ya da herhangi bir nedenle uygulanan tiroid operasyonlarında rastlantı sonucu konur. Örneğin, operasyon öncesi araştırılmayan ya da ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) negatif çıkan; büyük nodül, çok nodül veya Graves hastalığı nedeni ile opere edilen hastalarda patolojik sonuç, tiroid kanseri olarak gelebilir. Bazen, boyunda beliren lenf bezinin biyopsisi sonucu tiroid kanseri tanısı konabilir. Tiroid Kanseri; Genelde sessizdir, hiçbir şikâyete neden olmaz.§ Bazen boyunda şişlik ile kendini belli eder.§ Büyük kanserlerde§ baskıya bağlı boğuk ses ve yutma güçlüğü yapabilir. Çok nadir olarak§ akciğer, kemik ya da beyne yapmış olduğu metastazların belirtileri ile ortaya çıkabilir. Birçok hastada ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) ile kesin§ kanser tanısı konmasına rağmen bazı hastalarda selim/kanser ayırıcı tanısı yapılamayabilir. Klinik risk faktörleri ve ultrasonografik kanser§ belirtisi olmadığı zaman 1 cm altındaki nodüllerde ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılmaz. Klinik risk faktörü olanlarda nodül hangi çapta§ olursa olsun ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılır. Klinik Risk Faktörleri : Baş boyun radyoterapisi görenler§ Ailesinde§ tiroid kanseri olanlar Hızlı büyüyen nodüller§ Sert ve etrafa yapışık§ nodüller Ses felci, yutma güçlüğü ve öksürüğü olanlar§ Bölgesel lenf§ bezi veya uzak metastazı olanlarİnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) veya boyundan yapılan lenf bezi biyopsisi ile tiroid kanseri tanısı konan hastalarada ilk uygulanacak tedavi şekli cerrahidir. Cerrahi tedavi ile tiroid tamamen (total tiroidektomi) çıkarılır. Bununla birlikte santral lenf bezleri ve üst mediasten lenf bezleri de çıkarılır. Cerrahi Tedavi; İlerideki nüksleri önler§ Radyoiyot tedavisinin§ yapılmasına imkân sağlar Hastanın takibini kolaylaştırır§Total veya totale yakın tiroid bezinin çıkarılması bazı komplikasyonlara (ses tellerinin zedelenmesine ve hipoparatiroidiye) neden olabilir. Cerrahi tedaviden sonra bazı hastalara radyoiyot (atom) tedavisi uygulanır. Tiroid kanseri boyundaki bölgesel lenf düğümüne sıçramışsa, total tiroidektomi ile birlikte o bölgedeki lenf bezleri de çıkarılır. Bu işleme modifiye boyun disseksiyonu denir. Cerrahiden sonra o bölgede bir müddet his kaybı olabilir.


01 Jan 2011
BOYUN BEZESİ Boyunda sayıları 200-300 civarındadır. Vücuttaki enfeksiyon ve kanser gibi yabancı oluşumlara karşı savaşırlar. Bu mücadele sırasında irileşirler. BOYUN BEZESİ Boyun bezeleri vücudun hemen her bölgesine yayılmış olan lenfatik sistem adlı bağışıklık sisteminin bir parçasıdır. Değişik bölgelerde gruplar halinde bulunurlar. Boyunda sayıları 200-300 civarındadır. Vücuttaki enfeksiyon ve kanser gibi yabancı oluşumlara karşı savaşırlar. Bu mücadele sırasında irileşirler. Bunun nedeni içerisindeki savaşçı hücre (lenfosit- antikor) sayısının artmasıdır. Genelde 1 cm çapına kadar olanlar normal kabul edilebilir. Daha büyükler mutlaka yakından takip edilmelidir. Boyunda çene altında, kulak ön ve arkasında, boyun orta hattı ve yanlarında, boyundaki en büyük kasın üst, orta ve altında gruplaşırlar. Baş boyunda her hangi bir yerde vücuda zarar verme potansiyeli olan bir olay varsa bu bezeler irileşir. Kanserlerin büyük kısmı lenf yollarıyla yayılmaya çalışırlar ve uzun süre boyun bezelerine takılırlar. Aslında bu durum vücuttaki diğer bölgeler için de geçerlidir. Genellikle kanserin çevresindeki bölgeye ait lenf düğümleri tutulurlar. Sonra geniş yayılım olur.Boyunda kitle ile gelen bir hastada öncelikle hastanın yaşı ve kitlenin yeri çok önemlidir. Çocuklarda genellikle enfeksiyonlar ön planda iken 40 yaşını geçenlerde kanser akla gelmeli ve bu yönde araştırma yapmalıdır. Boyun orta hattında bulunan tiroid bezi (guatr vs) hastalıklarıyla karıştırılmamalıdır. NASIL AYRIM YAPILIR ? Enfeksiyon kaynaklı olanlarda şu özellikle çoğu kez mevcuttur. 1) Ağrı olması2) Son zamanlarda ortaya çıkmış olması3) Üstteki ciltte kızarıklık olması4) Enfeksiyon kaynağının görülebilir olması(bademcik,geniz eti, sinüzit, ağız içi vs..)5) Muayenede yumuşak olması Kanser kaynaklı olanlardaki muhtemel özellikler1) Hastanın yaşı (40 üzeri)2) Haftalar-Aylardır var olması3) Ağrı olmaması4) Muayenede cilde yapışık gibi durması, sert olması5) Birbirine yapışık gibi duran lastik kıvamında birden fazla beze hissedilmesi (lenfoma olabilir)6) Kulak alt hizasında olması7) Hastanın sigara, alkol kullanma öyküsü8) KBB’ye ait bölgelerde iyileşmeyen yara olması (şart değil) Diabet gibi sistemik hastalığı bulunan erişkinlerde, bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi görenlerde enfeksiyon daha çabuk yayılabileceği unutulmamalıdır. KBB hekiminin detaylı muayenesi gerekir. Enfeksiyon öngörüldüyse ilaç tedavisi verilir, yakıntakip edilir. Gerek görülürse kan ve radyolojik tetkik istenir. Tümör düşünülmüşse kaynaklanabileceği muhtemel yerler iyice muayene edilir. Baş- boyun radyolojik tetkikleri istenir. Muhtemel çıkış yerlerinden biyopsi alınır. Kitlenin üstünden de ince iğne biyopsisi yapılabilir ama parça çıkarma suretiyle biyopsi yapılamamalıdır. Tetkik sonuçlarına göre cerrahi ya da diğer tedavi yöntemleri uygulanır. Bazen muayene ve tetkik sonuçlarından yeterli bilgi elde edilemezse kitlenin tamamı çıkarılarak aynı zamanda biyopsi yapılmış olur. Devamında sonuca göre antibiyotik, kemoterapi, radyoterapi uygulanabilir.Buna takip eden doktor ya da doktorlar karar vermelidir. Boyundaki şişliklerde bir üçüncü ihtimal de doğumsal kitlelerin varlığıdır. Bunlar genellikle küçük yaşlarda fark edilmelerine karşın bazen ileri yaşlara kadar ortaya çıkmazlar. Enfeksiyon kapınca şişip ortaya çıkabilirler. Ciltten dışarı akıntıya neden olabilirler. Bunlar lenf düğümü (beze) değil kitledirler. İyi huyludurlar. Genellikle boyun orta hattında bulunurlar.Tedavileri cerrahidir.


01 Jan 2011
BOYUNDA KİTLE Her insan boynunda yaklaşık 300 adet lenf düğümü denilen 1cm'den küçük vücudun savunma sistemi içinde yer alan lenfoid yapılar mevcuttur.BOYUNDA KİTLE Boyunda kitle deyince boyunda herkeste var olan lenf düğümlerinin şişmesi, doğuştan var olan gelişme bozukluklarının büyüyerek ortaya çıkması veya boyun organlarında meydana gelen ve onları büyüten anormal durumları anlıyoruz. Her insan boynunda yaklaşık 300 adet lenf düğümü denilen 1cm'den küçük vücudun savunma sistemi içinde yer alan lenfoid yapılar mevcuttur. Bu lenf düğümleri başta baş ve yüz bölgesinin enfeksiyonlarında olmak üzere çeşitli hastalıklarda irileşirler. Bir cm'den büyük olanlar genellikle patolojik (hastalıklı) olarak değerlendirilir.Boyunda kitle hangi durumlarda kötü huylu olabilir?Boyundaki kitle son aylarda ağrısız bir şekilde büyümüşse, hastanın yaşı 40'ın üzerindeyse ve sigara-alkol kullanıyorsa aksi ispat edilene kadar kötü huylu bir tümör olarak düşünmek gerekir. Baş ve boyunda bulunan organların kanserlerinin lenf yollarıyla buralara akması ve lenf düğümlerini irileştirmesi sonucu bu tablo ortaya çıkmıştır. Böyle bir durumda detaylı KBB muayenesi yapılır ve varsa patolojik dokulardan yoksa şüpheli yerlerden biyopsi alınır. Tümör kaynağı ağız içi, bademcikler veya gırtlak olabilir. Boyun ön veya yan tarafına yerleşmiş, daha yumuşak, dokununca hareket eden ağrılı kitleler genellikle kötü huylu olmazlar.Çocukları nasıl değerlendirmek gerekir?Boyunda kitleli bir hastada yaş ve kitlenin yeri çok önemlidir. Çocuklarda önce doğumsal anormallikler ve enfeksiyon akla gelir. Doğumsal hastalıklar genellikle boynun ön kısmında ve orta hatta ortaya çıkarlar. Nadir de olsa ileri yaşlarda da görülebilirler. Enfeksiyon olan kitleler diş çürüğü, sinüzit, baş ve boyundaki çeşitli bölgelerin iltihaplanmalarından kaynaklanır. Bunların iltihaplı akıntılarını toplayan lenf düğümleri irileşerek ağrılı, üzeri kızarık kitlelerdir. Antibiyotik verilmesi yanında apse varsa cerrahi olarak boşaltılmaları gerekir.Lenfoma, lösemi gibi bazı kötü huylu kan hastalıkları da boyunda kitleye neden olabilirler. Genellikle birden çok yapışık gibi duran ve ağrısız kitlelerdir.Boyunda kitle saptanınca ne yapılmalı?Boyunda kitlesi olan bir hasta en kısa zamanda KBB muayenesinden geçmelidir. Boyun damarlarının ve tiroid bezinin çeşitli nedenlerle irileşebileceği akılda tutulmalıdır.Çocuk ve gençlerde ön planda olan doğumsal hastalıklar için çoğu kez cerrahi müdahale gerekir. Enfeksiyonlarda ise apse gelişmemişse ilaç tedavisi yeterli olur. Özellikle yetişkinlerde muayenenin bazen genel anestezi altında yapılması gerekir. Bu durum normal muayenede bir şey bulunamadığı zamanlar muhtemel gizli kanser odaklarından biyopsi almak için söz konusudur. Muayene ve biyopsi sonucuna göre tedavi planı yapılır.


01 Jan 2011
Boyun ağrısına yol açan hastalıklarda ağrı bazı olgularda sadece ensededir. Bazı olgularda ise enseden başa, sırta, kollara ve hatta göğüse doğru yayılabilir. Sıklıkla hastanın boyun hareketlerinde kısıtlılık oluşur. Kola ve ele yayılan uyuşmalar, ellerde güçsüzlük hissi, baş dönmesi, sersemlik hissi sık dile getirilen yakınmalardır. Boyun ağrısı bazen kişinin günlük yaşam aktivitelerini etkileyerek yaşam kalitesini bozabilir.Boyun ağrısına yol açan hastalıklar çok çeşitlidir: boyun fıtığı, disk dejenerasyonu, boyun omurgasında artroz (kireçlenme), miyofasyal ağrı sendromları, tekrarlayan strese bağlı zedelenme sonucu gelişen ağrılar.-Tekrarlayan strese bağlı ağrı: Tekrarlayan aktivitelerde bulunma kötü pozisyon ve psikolojik stres ile birleşince “aşırı kullanmaya bağlı zedelenme” tablosunu ortaya çıkarır. Uzun süre başın öne eğilerek veya aşırı yukarı kaldırılarak çalışılması kas yorgunluğu ve kas kısalmasına yol açarak boyun ve sırt ağrısına neden olur. Çalışma koşulları ve bilgisayar kullanımının artması nedeniyle sık karşılaşılmaktadır.-Boyunda kas kaynaklı ağrı (miyofasyal ağrı): Boyun ve sırtın üst kaslarında ağrılı kaynağı olan tetik noktalar mevcuttur. Nedeni tam bilinmemekle beraber çok sayıda insanda görülmektedir. -Boyun zedelenmeleri: Boyun başı taşıdığı ve çok hareketli olduğu için zedelenmelere çok açıktır. Motorlu araç kazası, dalma, spor kazası ve düşmeler sonucu boyunda zedelenmeler kolaylıkla oluşabilir. En çok kas ve bağlar gibi yumuşak doku zedelenmeleri oluşsa da, bazı ağır yaralanmalar boyun kemiklerinde kırık ya da kaymaya yol açarak omurilik zedelenmelerine neden olabilirler.-Boyun fıtığı: Omurgayı oluşturan kemiklerin arasındaki diskin zamanla zayıflamasıyla disk içeriği dışarıya doğru fırlar. Fıtıklaşma sonucu sinir kökü ya da omuriliğin üzerine baskı oluşabilir. Sinir kökü sıkışması ile kola ve ele yayılan şiddetli ve yanıcı ağrı, uyuşma, karıncalanma, ileri olgularda da el veya kolda kas güçsüzlüğü görülebilir. -Disk yapısının bozulması (disk dejenerasyonu): Boyun omurgasını oluşturan kemiklerin arasında yer alan diskler şok emilimi görevini görür. 40 yaşından sonra diskin normal-jelatin yapısı bozulur. Disk dejenerasyonu daha çok ilerleyen yaşla oluşmakla beraber, yaşam tarzı, genetik, sigara içme, beslenme ve fiziksel aktivite özellikleri tarafından da etkilenir.-Kireçlenme: Boyun kemikleri arasındaki eklemlerin yapısında bozulmalar sonucu gelişir, genellikle yaşla beraber artar. Başın arka tarafında kronik ağrıdan yakınabilirler.-Tümörler, enfeksiyonlar ve omurga kemiklerindeki doğuştan olan anomaliler.Nasıl önlem alınmalı?Boyun duruşunun (postür) düzgün olması ve boyun-sırt bölgesinin güçlendirilmesi, boyunda travmadan ve tekrarlayıcı stresten kaçınma, düzgün beslenme ve fiziksel aktivite yapma, sigarayı bırakmak, iş yerinde ergonomik düzenlemeler yapmak gereklidir.Boyun ağrısı çekenlere öneriler- Çalışmanıza sık ara verin. Masada veya arabada otururken kısa aralar verip ayağa kalkın, kısa yürüme ve gerinme egzersizleri yapın.- Çalışma sandalyenizi ve bilgisayarınızı ayarlayın. Otururken kalçalarınızın hizası dizlerinizden hafifçe daha yukarıda olmalı, baş ve boyun doğru pozisyonda olmalıdır.- Çok sayıda veya kalın yastıkla yatmayın, televizyon izlerken kanepenin koluna başınızı dayayıp uyuyakalmayın!- Telefonun ahizesini omuz ile boynunuzun arasına sıkıştırarak konuşmayın.- Germe ve güçlendirme egzersizleri yapın. Omurga sağlığı için yürüyün ve yüzün. Boyun ağrılarının tedavisiÇoğu boyun fıtığı olguları ameliyat dışı yöntemlerle iyileşebilmektedir. Ancak, boyun fıtığı nedeniyle mesane ve barsak fonksiyonlarında bozulma, tedaviye rağmen kas gücü ve duyu kusurunun ilerlemesi, sinir kökü baskısına bağlı ağrının tedavi ile giderilememesi durumunda cerrahi tedavi uygulanır.-Fizik tedavi: Olguların çoğunda fizik tedavi ile düzelme sağlanabilmektedir. Kas gevşemesi ve yumuşak doku ağrılarını gidermek için yüzeysel ısı (örn. kızıl ötesi ışın) , derin ısı (örn. ultrason) ve elektriksel uyarı (örn. TENS), sinir kökü ağrılarının ve baskısının azaltılması için traksiyon yöntemleri kullanılır.-İlaç tedavisi: Boyun ağrılarında ağrı kesiciler, antienflamatuar ilaçlar, kas gevşetici ilaçlar, uyku düzenleyici ve antidepresan ilaçlar kullanılabilir. İlaç tedavisinin mutlaka hekim tarafından düzenlenmesi gereklidir.-Bazı olgularda elle yapılan tedaviler olan spinal mobilizasyon ve manipulasyon tedavileri de oldukça yüz güldürücüdür. Ancak mutlaka bu konuda eğitimli ve deneyimli hekimler tarafından uygulanmalıdır.-Yumuşak doku veya boyun eklemlerine ya da epidural aralığa enjeksiyon uygulamaları da uygun olgularda faydalıdır.-Boyun ağrılarında özellikle akut dönemdeki boyun zedelenmelerinde boyunluk verilebilir. Uzun süreli veya devamlı kullanımda boyun kaslarında zayıflama ve boyun hareketlerinde kısıtlılık gelişebileceği için kısa süreli kullanım önerilmektedir.-Rehabilitasyon: Hangi tedavi uygulanırsa uygulansın, kalıcı bir iyileşme için doktor tarafından düzenlenen boyun egzersiz programı tedavinin esasını oluşturur. Egzersiz programı her hasta için ayrı düzenlenir. Postür düzeltici egzersizler, boyun kaslarını germe egzersizleri ve boyun kaslarını güçlendirici egzersizler uygulanır.